Biten Yazın Düşündürdükleri

Çok az şey beni yazın cıvıl cıvıl olan bir plajın sonbahardaki terk edilmiş görüntüsü kadar hüzünlendirir. Kırık şezlonglar, rüzgardan devrilmiş yırtık şemsiyeler, sağa sola savrulan kumlar ve hırçın deniz… Tatlı bir rüyanın bitimi, tüketilmişliğin resmi…

İnsan bir yılının en güzel günlerini geçirdiği bu yeri hep masmavi berrak deniziyle, güneşin ısıttığı yumuşacık kumuyla ve kaygısız kalabalığıyla hatırlamak istiyor. Kumsalda frigo satan adam, sörf yapan gençler, cıvıldaşan çocuklar, köşedeki dondurmacı bir dekorun parçası mıydı sadece? Öyleydi sanırım… Kısa aralıklarla sürekli değişen ziyaretçi topluluklarını eğlendirmek için düzenlenmiş bir dekor. Herşey, bir gelenin bir daha asla gelmeyeceği varsayımına göre tasarlanmış. Amaç: Bütün bir yıl ofisteki masasında tatil günlerinin hayalini kuran kişiye o kısacık kıymetli zaman dilimi boyunca hoş vakit geçirtmek ve hafızasında birkaç güzel fotoğraf karesiyle birlikte o masaya geri göndermek.

Para karşılığı bile isteye satın alınan bir yalandır tatil dediğimiz şey.  Ardında umulduğu gibi bir “dinlenme” ya da “deşarj olma” hissi bırakmaz. Sadece o yıl da tatil yapabilmiş olmanın verdiği bir rahatlama ve günlük hayatın stresli koşuşturması içinde çabucak siliniveren birkaç güneşli anı… Eve döner dönmez mayolar, plaj havluları ve yarısı bile bitmemiş güneş kremleri dolaba kaldırılır ve bir sonraki tatile kadar unutulurlar. İçeriği ne olursa olsun – ister deniz ve kum, ister Afrika’da safari – bütün tatillerin kaderi aynıdır aslında. Acaba tatil nedir? Yoksa tatil diye bir şey yok mudur?

Bu sorunun cevabını yıllardır düşünürüm. Sonunda şu kanıya vardım: Tatil denen şey, daha doğrusu tatil olduğuna inandırıldığımız şey aslında sadece sistemin bize sunduğu ürünlerden biri. Kendimizi hem doğadan hem de kendi doğamızdan koparmamız sonucu girdiğimiz kronik depresyonu kısa bir zaman için hafifleten bir ilaç sadece… Köyünde kendi tarlasını işleyen, etini ve sütünü kendi hayvanından elde eden insanların biz şehir insanlarının yaşadığı buhranları yaşayıp tatile ihtiyaç duyduğunu hiç sanmıyorum. O insanlar ne ürettiğine ne de tükettiğine yabancı çünkü…

Oysa marketten aldığım bir kavanoz sıradan domates salçasının bile arkasında koca bir fabrika, onlarca pazarlama elemanı, yüzlerce işçi olduğunu düşünmek – sizi bilmem ama – benim domatese yabancılaşmama sebep oluyor. Hani kavanozun üstünde domates resmi olmasa salçanın fabrikada üretilen yapay bir besin maddesi olduğuna inanacağım neredeyse.

Çoğumuz ucunun bucağının nereye vardığını bile bilmediğimiz organizasyonlarda çalışıyoruz. Bir organizasyonda belli bir yerimiz ve görevimiz var ama bütünü görebiliyor muyuz? Çalıştığımız şirketin ürettiği hizmet ya da ürün ile olan ilişkimiz ne düzeyde? Çalıştığımız fabrikanın atıklarının arıtılmadan doğaya bırakıldığını bilsek bunu ne kadar umursardık? Şirketteki masamızda hergün yaptığımız iş ne olursa olsun – ister muhasebe, ister insan kaynakları, ister tasarım – neye hizmet ettiğimizin farkında mıyız? “Evet ya, çalıştığım makarna fabrikasında buğdayın nasıl makarnaya dönüştüğünü görmek büyüleyici bir şey. Bu akşam pek çok aile bizim ürettiğimiz makarnaları yiyecek, ne güzel… ” diyebiliyor muyuz? Yoksa hergün o masaya oturup bir yandan şirket içi ayak oyunlarında hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da kim için neden bu kadar önemli olduğunu bir türlü anlamadığımız birtakım gereksiz işlerle uğraştığımıza inanarak mı geçiriyoruz bir iş gününü? Ben buna çile doldurmak diyorum. “Nasılsın? Hayat nasıl gidiyor?” diye soranlara yüzünde umutsuz bir ifadeyle “Nasıl olsun? Evden işe, işten eve koşturuyoruz işte…” cevabını veren kişi bence ömrünü boşa harcıyordur. Bu kişinin içinde bulunduğu ruh halini hiçbir tatil iyileştiremez.

Şimdi biraz klasik olacak ama Confucius’un, bu konularla ilgili yazılmış her yazıda illa ki anılan o klasik sözünü ben de anmadan geçemeyeceğim:

“Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir gün bile çalışmış olmazsın.”

Merak etmeyin, bu yazıya gazetelerin kariyer eklerinde sıkça rastladığımız, “Eğer sevdiğin işi yapmıyorsan yaptığın işi sevmeye çalışacaksın” ya da “İşyerinde bunaldığında gözlerini kapatıp derin derin nefes al ve en sevdiğin yerde olduğunu hayal et” gibi (bana göre) saçma sapan cümlelerle devam etmeyeceğim. Kendimi bir şekilde mevcut sisteme adapte etmeye çalışmaktan çok alternatif bir yaşama ve çalışma şekli arayışındayım ben. Ne insan kaynakları uzmanıyım ne de yaşam koçu. Sadece uzun zamandır kendi kendime sorduğum sorulara kendimce bulduğum cevapları paylaşıyorum.

Bence insan eğer işini sevmiyorsa önce bunun sebebini düşünmeli. Sebep büyük ihtimalle işin kendisine düşen kısmı ile büyük resim arasında bir bağlantı kuramaması ya da bu bağlantıyı kurması gerektiğini bilmemesidir. Zira insan eğer yaptığı işin bir üretimin parçası olduğunu hissedemiyorsa o işten keyif almaması çok doğal. Eğer bunları biliyor ve her şeye rağmen yaptığı işe etik ya da kişisel nedenlerle katlanamıyorsa da o işi bırakıp sevebileceği bir iş yapmalı. Olay bu kadar basit.

Basit mi gerçekten? Aslında evet, basit. Sadece iyi bir eylem planı gerektiriyor.

“Ben işimi sevmiyorum” deyip ceketini kapıp işyerinden koşar adım uzaklaşamaz insan kolay kolay. Ama yaptığı işin kendi iç dünyasını beslemediğini düşünen, günün sonunda evine kamburu çıkmış halde ve donuk bakışlarla dönen birisi bunları fark ettiği anda bir yandan mevcut işine devam ederken bir yandan da güzel bir kaçış planı hazırlayabilir pekala. Mesela işten arta kalan vaktinin bir kısmını her zaman hayalini süsleyen işi yapmak için gerekli donanımları edinmeye ayırabilir. Kurslara ya da on-line eğitimlere katılabilir, o konuda kitaplar okuyabilir, bu işi yapan insanlarla tanışıp fikir alışverişinde bulunabilir, gerekirse para biriktirebilir. Zamanı geldiğinde de – ki o zaman geldiğinde kişi bunu anlayacaktır – ceketini alıp gidebilir. Bu süreç yedi ay mı sürer, yedi yıl mı sürer bilinmez. Ne kadar süreceğinin fazla bir önemi de yoktur aslında çünkü burada asıl önemli olan şey sonunda sevilen bir işe sahip olmaktan çok, bu yolda gösterilen her çabanın insanın ruhunu beslemesi ve hayatına anlam katmasıdır bence. Bu uğraş asla bir işe dönüşmeyip sadece bir hobi düzeyinde bile kalsa, günün ya da haftanın belli bir zaman dilimini ona ayırdığınızda bir süre sonra zihinsel olarak fark edilir bir rahatlama hissedersiniz – ki bence bu rahatlamayı en beş yıldızlı tatil bile sağlayamaz:).

Hem ben şuna inanıyorum ki bir şeyi samimiyetle ve heyecanla yaptığınızda başarılı olamamak ve istendiği takdirde bu işten para kazanmamak neredeyse imkansız… Hayatım boyunca çok çalışıp da bir türlü istediğim noktaya ulaşamadığım konuları tekrar düşündüğümde bunları aslında gerçek bir samimiyetle istememiş olduğumu görüyorum. Bilerek ya da bilmeyerek üzerime yapıştırdığım etiketlerin yapmamı gerektirdiği şeyleri yapmaya, olmamı gerektirdiği kişi olmaya çalıştım. Doğal olarak çuvalladım. Oysaki yaparken adeta kendimi kaybettiğim, zamanın nasıl geçtiğini bile fark etmediğim işlerde hep başarılı oldum.

Benim için somut şeyler üretmek ve bunu birinci elden yapmak çok önemli. Yani bir salça fabrikasında muhasebe müdürü olmaktansa salçayı yapan işçilerden birisi olmak beni daha çok mutlu ederdi. Mesleğimi bu yüzden seviyorum; son ürünle olan ilişkimi kaybetmiyorum, tasarladığım ya da yapım aşamasına bir şekilde katkıda bulunduğum şeyde kendi emeğimi görebiliyorum (bundan her zaman çok hoşnut olmasam da). Gerçi ben mimar olmaktansa marangoz ya da taş ustası olmayı tercih edebilirdim sanırım:). Ürettiğim şeye dokunmaktan ve onu kendim şekillendirmekten daha çok hoşlanıyorum çünkü. Belki de bu yüzden gümüş takı tasarımını ikinci uğraş olarak seçtim. Bu işte tasarlayan da benim, yapan da. Takı yaparken mimarlık hayatımda karşılaştığım; birbirinin işini zorlaştırmaya yemin etmiş insan grupları, ülkemde mesleğimin uygulanış şekli ve insanlık dışı mesai saatleri gibi “ben burada ne yapıyorum ki?” diye düşünmeme sebep olan sorunların hiçbiri ile karşılaşmıyorum. Ürettiğim şey ile başbaşayım. Onu birilerine beğendirmek gibi bir kaygım yok. “Beğenen olursa alır, olmazsa ben takarım” diyorum ve sadece onun üretim sürecinden keyif almaya bakıyorum. Takı yaparken tatildeyim…

Genelde insanların hobi ya da ikinci iş olarak seçtikleri aktivitelerin, elleriyle bir şey üretmek ya da fiziksel olarak zorlanmak suretiyle bedenlerini ve zihinlerini etkin kullanmayı gerektiriyor olması beni hiç şaşırtmıyor. Yaptığımız şey ister takı, ister seramik kap kacak, ister dağcılık, ister yoga olsun, biz sanki bunları yaptığımız sırada içimizde kaybettiğimiz bir şeyle temasa geçiyoruz: Doğa ile olan ilişkimizle. Belki de bu yüzden bu uğraşlar bize bu kadar keyif veriyor.

Yaz bitti… Mevsim geçişlerini bile doğru dürüst farkedemediğim yoğunlukta geçen zamanlarım çok oldu geçmişte. Bir süredir daha sakinim. Geçtiğimiz bahar ağaçların çiçeklenmesini izledim. Sonra ağustos böceklerinin cır cır öttüğü sıcak yaz akşamlarında denizden gelen iyot kokusunu içime çektim. Şimdi de kızımla beraber ağaçlardan yere dökülen kuru yaprakları avucumuzda çıtırdatarak eğleniyoruz. Peri boş gezenin önde gideni, ben de onun kalfasıyım. O bana bütün gün dişe dokunur hiçbir şey yapmadan nasıl iyi vakit geçirileceğini öğretmeye çalışıyor. Ama ben bu konuda o kadar yeteneksiz bir öğrenciyim ki değil kalfa çırak bile olamam:).

Not: Bu yazıda kullandığım fotoğrafları farklı zamanlarda internetten indirdiğim resimlerin olduğu bir dosyadan seçtim. Hangisini nereden aldığımı hiç hatırlamadığımdan kaynak gösteremiyorum. Bunları arakladığım siteleri tanıyan, bilen, tespit eden olursa bir zahmet bana bildirsin ki link verebileyim:).  Teşekkür ederim.

perilievren hakkında

sadece bir evren...
Bu yazı Düşünüyorum içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s