Söyle Bana, Senin Aracılığınla Ne Oluyor?

ayak1

Gereğini yapmamıza ve üstesinden gelmemize yardım edecek olan şey, kendimizden daha büyük bir şeye kök salmış olduğumuzu hissetmektir.
Akti Umut – Joanna Macy, Chris Johnstone

Bizler hep sorular sorup onlara cevaplar ararız. Oysa doğru soru çoğunlukla cevabını içinde saklar. Doğru soru hiç de zor bir soru değildir. İçindeki cevabı öğrenebilmek için sadece kalbini soruya açman yeterlidir.

Kısa bir zaman öncesine kadar dünyada ve Türkiye’de olup bitenleri takip etmezdim. Olanlara çok kızardım, çok üzülürdüm çünkü… Doğa katliyamları, savaşlar, çatışmalar, politikacıların saçma sapan demeçleri… Bunlara hiç bulaşmadan yaşayabilmek “kendini temiz tutmak” demekti. Koskoca dünyanın düzenini tek başıma değiştiremeyeceğime göre en iyisi kendimi mümkün olduğunca soyutlayarak “pozitif” olma halimi sürdürmeye odaklanmaktı. Çünkü bilmek çok acı vericiydi. İnsanın enerjisini düşürüyordu.

Hem zaten ne yapabilirdim ki? Bütün karar verme mekanizmaları iktidarların ve büyük şirketlerin elindeydi. Büyük salonlarda, ne ara bizim adımıza karar verme mercisi olduklarını anlayamadığım,  gözünün feri sönmüş yaşlı amcalar paranın nereden nereye akacağına, hangi doğa parçasının katledileceğine, hangi hak ve özgürlüklerin kısıtlanacağına karar verdikleri sıkıcı toplantılar yapıyorlardı. Bu toplantılar sonucunda bir yerlerde ucube gibi TOKİ’ler yükseliyor, doğal sit alanlarına dozerler giriyor, parkların üzerine AVM yapılmaya karar veriliyordu. Ardından gelsin direnişler, imza kampanyaları, ölümler, internette paylaşılan öfke ve panik dolu mesajlar…

Hayatın çok güçlü bir yaratıcı enerjisi vardır ve devam etmek için çok güçlü bir istek sergiler. Dünyamızın iyiliğiyle uyum içinde olduğumuz zaman, bu isteğin ve yaratıcı enerjinin bizim aracılığımızla eyleme geçmesine izin veririz. Aktif Umut - Joanna Macy, Chris Johnstone

Hayatın çok güçlü bir yaratıcı enerjisi vardır ve devam etmek için çok güçlü bir istek sergiler. Dünyamızın iyiliğiyle uyum içinde olduğumuz zaman, bu isteğin ve yaratıcı enerjinin bizim aracılığımızla eyleme geçmesine izin veririz.
Aktif Umut – Joanna Macy, Chris Johnstone

Hiç düşündün mü karşı olduğumuz şeylerin kaynağının aslında bizde olduğunu? Seçimlerimizle ve günlük yaşamımızdaki hiç düşünmediğimiz ayrıntılarla dünyayı bugün olduğu hale bizim getirmiş olabileceğimiz hiç aklına geldi mi? Büyük şirketler ve iktidarlar tam olarak bizim istediğimiz şeyleri yapıyorlar aslında. Dilimiz “hayır, istemiyorum, karşıyım” diye bağırsa da elimizdeki süper market arabası hiç de öyle söylemiyor.

Üretim şekliyle, ambalajıyla doğaya zarar veren bir ürünü tüketmemeyi seçmiyorsak, global mağaza zincirlerinden değil de yerel üreticilerden alışveriş yapmıyorsak, herhangi birşeyi satın almak yerine kendi imkanlarımızla üretmeyi denemiyorsak, bozulan eşyaları atıp yenisini almak yerine tamir etmiyorsak, hayatımızı gereksiz tüketimden arındırıp mümkün olduğunca sadeleştirmiyorsak, aslında karşı değilizdir. Eylem, direniş, kampanya, ne yaparsak yapalım istediğimiz sonucu elde edemeyiz. Petrol ürünlerine talep azalmadığı sürece petrol şirketleri yeni yataklar elde etmek için doğayı talan etmeye devam edeceklerdir. Net! Yapmamız gereken; attığımız her adımda “neye hizmet ettiğimizi” sorgulamak ve tam o noktada yaptığımız şey konusunda doğru kararı verebilmek… Gerektiğinde boykot etmemiz gerekeni kararlılıkla boykot edebilmek…

Ve o soruyu hiç ama hiç aklımızdan çıkarmamak… O kitapta ona rastladığım anda onun doğru soru olduğunu anladım. Dünyanın geleceğini ve ekolojik sistemi kurtaracak, bütün savaşları bitirecek, her türlü şiddet, istismar ve sömürüyü ortadan kaldıracak olan doğru sorunun bu olduğuna inanıyorum. Şimdi o soruyu seninle de paylaşmak istiyorum. Eline bir kağıt ve bir kalem alıp aklına gelen cevapları listeleyebilirsin. Aralarında seni çok rahatsız eden cevaplar olacaktır ve rahatsızlık duyman doğru yolda olduğunu gösterir.         Haydi şimdi:

Söyle bana, senin aracılığınla ne oluyor?

papatya

Maddiyatçılığa göre güvenlik doğru şeylere sahip olmakla ilgilidir: Bu doğru şeylerin neler olduğunu anlamak için, gözümüzü komşularımızın ve günün modasının üstünde tutmamız gerekir. Şükran duymak bizi bu yarıştan çekip çıkarır. Dikkatimizi neyin eksik olduğundan alır, nelerin var olduğuna yöneltir.
Aktif Umut – joanna macy, Chris Johnstone

O kitabın adı Aktif Umut. Yazarları da Joanna Macy ve Chris Johnstone. Çok severek takip ettiğim Yeni 1 Anlam adlı bloğun yazarı, yüz yüze tanışmadığımız halde kendime çok yakın gördüğüm Sanem tavsiye etti bu kitabı bana. O kadar severek ve heyecanla okudum ki, bir önceki yazımı yazarken hissettiğim karamsarlık yerini bambaşka bir şeye bıraktı.

Bu kainattaki her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu ve birbirinden beslendiğini…

Bu bütünlüğün küçücük bir parçasının gördüğü zarararın bütün parçaları etkileyeceği gibi, en küçük parçasının bile sağaltılmasının bütünün sağaltılmasına katkısının olacağını..

Kendimizi, geri kalan her şeyden bağımsız bir birey olarak görmeyi bırakıp yeryüzündeki bütün hayatı içeren bir benlik olarak algıladığımızda, dünyanın iyiliği için harekete geçmenin kaçınılmaz olduğunu…

Ve en önemlisi dünyadaki yeri ya da yaşam tarzı ne olursa olsun herkesin iyiliğe kendi imkanları dahilinde aracı olabileceğini gördüm.

Yapılması gereken: Hayatta olduğumuz ve bizim bütün ihtiyaçlarımızı karşılayıp güzellikleriyle bizi her an şaşırtan bir gezegende yaşadığımız için şükran duymak. Onun içinde bulunduğu olumsuz durumu içselleştirmek ve belki de ilk defa bu gezegen için gerçekten üzülmek. Ümitsizce üzülmekten bahsetmiyorum. Harekete geçiren ve diğerleriyle bağlantıya geçip iyiliği çoğaltmak için insanı yüreklendiren bir üzüntüden bahsediyorum. Çünkü dünya için duyulan acının aktığı kanallardan, aynı zamanda cesaret, kararlılık ve aynı acıyı hissedenlerin yardımları da akar…

Acaba evrimdeki bir sonraki sıçrama, üstünlük için mücadele etmeyi bırakıp, yerküredeki yaşamda daha büyük bir takımın parçası olarak rolümüzü oynayacağımız bir özdeşleşme değişiminden kaynaklanabilir mi? İnsanlığın, hatta hayatın bir bütün olarak yaratıcılığı ve varlığını sürdürme içgüdüsü, bizim aracılığımızla harekete geçiyor olabilir mi? Aktif Umut - Joanna Macy, Chris Johnstone

Acaba evrimdeki bir sonraki sıçrama, üstünlük için mücadele etmeyi bırakıp, yerküredeki yaşamda daha büyük bir takımın parçası olarak rolümüzü oynayacağımız bir özdeşleşme değişiminden kaynaklanabilir mi? İnsanlığın, hatta hayatın bir bütün olarak yaratıcılığı ve varlığını sürdürme içgüdüsü, bizim aracılığımızla harekete geçiyor olabilir mi?
Aktif Umut – Joanna Macy, Chris Johnstone

Düşünüyorum içinde yayınlandı | Tagged , , , | 2 Yorum

Sıradan Bir Akşam

1111“İnsanlar televizyonlarda savaşta ölen çocukları, kadınları görünce üzülüyorlar ama onları öldüren bombaları tükettiklerimiz sayesinde biz yapıyoruz.” °

Saat 23:00 suları… Kız odasında uyuyor. Eşim, yan kanepede netbook’una gömülmüş birşeyler okurken bir yandan da televizyondan ülke gündemini takip ediyor. Ben de kendi bilgisayarımı kucağıma alıp bacaklarımı önümde duran sandalyeye uzatmışım. Facebook’ta üye olduğum gruplara laf yetiştiriyorum. Tipik bir akşam yaşıyoruz senin anlayacağın. Birazdan ben eşime “Aşkım yaaa, içim daraldı bu haberlerden. Belgesel falan yok mu bu akşam?” diyeceğim. Eşim de televizyonun kumandasını eline alıp Halk TV’den Nat Geo Wild’a geçiş yapacak.

İşte o sırada Facebook listemdeki bir arkadaşım paylaşıyor o yazıyı. Tam yine katliam, çocuk istismarı ya da olası savaş senaryoları hakkında kalp sıkıştıran bir makale olduğunu düşünüp okumamaya karar verecekken yazının ilk cümlesi ilgimi çekiyor:

“Bağdat Caddesi mi, Allah kimseyi yoklukla terbiye etmesin…” °

Tıklıyorum hemen. Bir solukta okuyorum Yusuf Yavuz’un Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu ile ilgili yazdıklarını. Yıllarca şehirde, hepimizin mahkum olduğumuza inandığımız kapitalist sistemin çarkları arasında yaşadıktan sonra kendilerine “dürüst” bir yaşam kuran – gerçekten – yürekli iki genç insan. Tüketim alışkanlıklarını ve yaşamlarını sorgulayarak çıktıkları yolculuk onları Antalya’nın Kumluca ilçesi sınırlarındaki Alakır Vadisi’ne getirmiş. Yıllardır yerel malzemeler kullanarak kendi elleriyle ve sıfır maliyetle yaptıkları “yuva” da, her türlü kapitalist dayatmadan uzak, doğal ve kendine yeterli bir yaşam sürdürüyorlar. Kendi sebzelerini yetiştirip kendi kilimlerini dokuyorlar.

“Yuva’nın “antikapitalist” bir proje olduğunu düşünen Birhan’a göre insanlar neredeyse yirmi yıl boyunca taksite bağlanarak sağlıksız ve betonarme evlerde, üstelik de kendi tasarım zevkini yaşadığı yere hiç uyarlayamadan yaşamaya mahkûm ediliyorlardı ve bu insanın doğasına aykırıydı…. Yuva, medeniyet hamağında sallanarak uyutulan, tüm yaşamı ellerinden alınan Anadolu insanı için uyanma zamanına işaret eden bir projeydi. Bir alarm zili! Müteahhit, taşeron, kat ve rant cümlelerine veda edilebilecek, eski unutulan bir dildi.” °

Yazının devamında Birhan ve Tuğba’nın Alakır Vadisi’ne yapılması düşünülen 8 adet HES projesine karşı doğayı ve yaşamı korumak için verdikleri yürekli ve dürüst mücadeleden de bahsedilmiş kısaca.

Evet evet, ben de duymuştum. Ve hatta bazı imza kampanyalarına imza vermiş, profilimde bazı linkler paylaşmış olabilirim. Bu şekilde rahat koltuğumdan popomu bile kaldırmadan “iyi birşeylere” “destek” olarak üzerime düşeni yapmanın mutluluğunu yaşamışımdır.

Bu iki aydınlık insanın söylediği her söz, içtiği sütün ambalajını geri dönüşüm kutusuna atıp yoğurt kutularından kalem kutusu yapınca sevinen süper çevreci bünyeme ağır geliyor. Bu sistemin kurumları tarafından eğitilmiş, her eylemi ve her düşüncesi ile ona hizmet etmeye programlı bir birey olmanın acısını elimi taşın altına sokmadan hafifletmeme yarayan eylemlerim bir bir gözümün önünden geçiyor…

Artık hazır yoğurt almayıp yoğurdumu kendim mayalamaya karar verdiğimde İstanbul’un 4. Levent’inde taze süt bulamayışım ve marketten aldığım ambalajlı sütle yoğurt mayalayışım…

Ya pazardan ya da marketten satın aldığım domatesleri tüple çalışan ocağımda saatlerce pişirip kavanozlara dolduruşum ve “salça yaptım ben” diye sevinişim…

Marketten aldığım bir paket unla elektrikli fırınımda pişirdiğim ekmekle övünüşüm…

Alışveriş sırasında tezgahtara “poşet istemiyorum” deyip aldığım herşeyi çantama tıkıştırmaya çalışırken hissettiğim o gülünç gurur…

Otomobilim ile her hafta sonu bir yerlere gitmek suretiyle yakıt harcarken, şampuansız yaşayamazken, çöp poşetinin olmadığı bir dünyayı düşünemezken Suriye’de ölen çocuklar için böğüre böğüre ağlayışım…

Neresinden tutsam elimde kalıyor. Nereye koşsam karşıma sistem çıkıyor. Oradan oraya koşuşumla bile besleniyor bu sistem. Öyle ki benim yeryüzü ve insanlığın geleceği ile ilgili duyduğum kaygı ve üzüntülerimi bile paketleyip, üzerine “ekolojik yaşam” yazılı bir etiket yapıştırarak bana geri satabiliyor.

Çok rahatsız oldum bu yazıyı okurken. Küçük steril dünyamda sırtımı döndüğüm, bilip de bilmezden geldiğim şeyler yeniden karşıma dikildi. Bu dünyada varlığından bile haberdar olmadığım coğrafyalarda ölen, öldürülen, acı çeken bütün çocukların kanını elimde hissettim. Tepemde yanan ampulden, kucağımdaki bilgisayardan, kapının önünde bekleyen arabamdan, musluktan akan sıcak sudan, çocuğuma aldığım plastik oyuncaklardan utandım. Bütün bunlara bu kadar bağımlıyken, benim bu bağımlılığımla beslenen her türlü kötülüğe “karşı” olmamdan utandım. Beni bu kadar rahatsız ettikleri için Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu’ya çok teşekkür ediyorum.

Not: “°” şekline işaretli metinler aşağıdaki linkten alıntıdır.

http://gazeteciyazaryusufyavuz.wordpress.com/2012/08/14/dinle-anadolu-anlatilan-senin-hikayendir/

Düşünüyorum içinde yayınlandı | Tagged , , | 4 Yorum

Bugünlerde…

167326__fantasy_p

…Biz Harika hayvanlarız, yardıma hazırııııız. Çok büyük değiliz, çok güçlü de değiliz, ama birlikte çalışırsak biz herşeye yeteriiiiz…

Hava sıcak… Çok sıcak… Salondaki ikili kanepeye pestil gibi uzanmış uyukluyorum. Peri etrafta bulduğu yastık ve minderleri üzerime yığmak suretiyle beni “saklıyor”. Bir yandan da “Hadi imdat de, imdat de!” diye ısrar ediyor. Bitkin bir sesle “İmdaaat biri beni kurtarsııın” diyorum yastıkların arasından. Kafamın üzerindeki yastığı kaldırıp o pırıl pırıl, tarif edilemez tatlılıktaki gülüşüyle kikirdiyor: “Seni buldum anne! Şimdi seni oradan kurtarıcam”. Bu arada televizyonda Harika Hayvanlar da zor durumdaki bir hayvanı kurtarmaya çalışıyorlar. Bir yandan da her zamanki şarkılarını söylemeye devam ediyorlar:

… Ne yapılacak? Takım çalışmasııııı… Ne yapılacak? Takım çalışmasıııııı… Çok büyüüük değiliiiiz, çok güçlüü……..

Peri’yi izliyorum. Benim yorgunluğum ve bitkinliğim karşısında bir enerji yumağı gibi oradan oraya neşe içinde koşturuyor. Yüzünde hep o saf gülümseme, o katıksız melek bakışları… Bu dünyadaki herkese ve herşeye sonsuz güven duyduğunu anlatıyor her hareketi. Cıvıl cıvıl konuşuyor, tüm benliğiyle gülüyor, tam anlamıyla dokunuyor ve gerçekten seviyor.

Çünkü bilmiyor… Nereye, nasıl bir dünyaya geldiğinin henüz farkında değil. Cehalet nedir? Para nedir? Bunlar el ele verip iktidar olursa bu dünyada neler olur? Hergün türlü türlü yalanla, doğa talanıyla, şiddetin ve istismarın her şekliyle ister istemez temas etmek insanı nasıl yorar?  Bilmiyor.

Her seferinde üstümdeki karamsarlığı atmayı başarıyorum. Bazen öfkemi olduğu gibi kusuyorum ya da sessizce ağlıyorum. Bazen gerçekten çok kayıtsız oluyorum. Nadiren de herşeyin bir bütün olduğunu ve bütün bunların yaşanması gerektiğini kenarından da olsa kavrıyorum. Mideme üzüntüden kramplar girerken ısrarla hergün Yoga yapıyorum. Bir şekilde sırtımı yeniden dikleştirip onun karşısına kocaman bir gülümsemeyle çıkabilmeyi başarıyorum. Tek başıma olsam herşey çok daha kolay olurdu. 30 küsür yıl daha yaşayıp terk edeceğim bu hayatta daha tarafsız bir gözlemci olabilirdim. Bu evrenin düzeni ile ilgili gerçekleri kabullenebilirdim.

Oysa şimdi yapamıyorum. Ne yapsam korkuyu yenemiyorum. Onun sıcacık, yumuşacık, küçücük ve mis kokulu bedenine sarılıp kalıyorum bazen dakikalarca… Hiçbir kötülük ona dokunmasın istiyorum. Ona olan sevgim, anlamak için çaba harcadığım şeyleri anlamama engel oluyor. Bu dünyada birşeylerin onu incitebileceği ihtimalini düşünmek bile, tek başıma silah kuşanıp bu düzeni değiştirebileceğime inandırıyor beni. Bu ne gülünç, ne anlamsız bir düşünce; Koskoca bir Evren’de küçücük bir evren, üstelik yaptığının anlamsızlığını bile bile direniyor. Tek sebebi ise; ellerinde, kendi hayatından çok daha fazla değer verdiği bir varlığın minik ellerini tutuyor olması…

Fotoğraf http://tr.forwallpaper.com/ dan alınmıştır.

Anneyim, Düşünüyorum içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum yapın

Bunu Bugün Uydurdum

Buna fırında mücver mi deseeeem, kabaklı kek mi desem bilemedim. Hepsini yediğimiz için fotoğrafını koyamıyorum.

Tarifi şöyle:

2 adet kabak, birkaç diş sarımsak ve 3 adet ceviz rendelenir. Üzerine iki yumurta kırılıp 3 tepeleme çorba kaşığı yoğurt, bir çay bardağı zeytin yağı, biraz tuz ve kabartma tozu eklenerek iyice çırpılır. Sonra da kek harcından biraz daha cıvık bir hale gelene kadar un eklenir. Ben buğday unuyla beraber 1-2 kaşık da mısır unu ekledim.

Karışım, içi yağlanmış, ısıya dayanıklı cam tepsiye konup 180 derecede üstü altı kızarana dek pişirilir. Görüntüsü bildiğiniz kek gibi oluyor. Dilim dilim kesilip yoğurtla yeniyor.

Afiyet olsun:)

Yaşıyorum içinde yayınlandı | 2 Yorum

Öncesiz ve Sonrasız Olmak

yaprak1

Bu yazı biraz farklı olacak benim için. İlk defa ne yazacağımı bilmeden oturuyorum masaya. Ne yazacağımı bilmiyorum ama deli gibi yazmak istiyorum. Yazmam gerektiğini düşünüyorum.

Son günlerde neler düşünüp hissediyorum? Hımmm…

Yeni başlangıçların hevesi ve heyecanı…

Hayatta bana en çok keyif veren şeyi yapıyor olmanın mutluluğu…

Ellerimle şekillendirdiğim nesnelere ruhumu yansıtabiliyor olmanın coşkusu…

Ve bütün bunların günlük hayatıma ve çevremdeki diğer insanlarla olan ilişkilerime olan olumlu yansımalarını gördüğümde hissettiğim neşeyle karışık şaşkınlık…

Ama herşey bu kadar toz pembe değil ne yazık ki. Bir de şunlar var:

Yıllardır yaptığım, iyi kötü para kazandığım, neredeyse kişiliğimle bütünleşmiş olan mesleğime sırtımı dönmüş olmanın verdiği boşluk duygusu… Ayaklarımın altındaki zemin sanki kayıyormuş gibi bir his…

Korku…

Başarılı olamama korkusu… Kendimi can havliyle dışına attığım o döngüye tekrar dönmek zorunda kalma korkusu…

Önüme yığılan beklentiler… Benim kendimden beklentilerim ve çevremdeki diğer insanların benden beklentileri…

Tercihlerimi onaylamayan insanların tavırlarının ve bu insanlarla girmek zorunda kaldığım diyalogların bende yarattığı suçluluk duygusu…

Hayatımı tek başıma yaşamıyor olduğum ve her türlü tercihimin sevdiğim insanları öyle ya da böyle etkileyeceği düşünsesi…

Ve bütün bu duygulardan kurtulmanın tek yolunun, başladığım işten bir an önce somut sonuçlar almak ve “bakın işte, oluyor!” diyebilmek olduğunu düşünmem…

Beklentisiz olmak niye bu kadar zor?

Sadece yapmanın tatminini yaşamak, sevgiyle ekilen her tohumun er ya da geç yeşereceğine inanmak…

Çıplak ayaklarım toprağa basarken kollarımı güneşe doğru açıp gülümseyebilmek – öncesiz ve sonrasız olabilmek…

Kulağım dalgaların sesinde, gözlerim kumsalda gezinen martılardayken aklımı da orada tutabilmek…

Neredeyse bir buçuk yıldır yazıyorum. Yazmaya başladığım ilk gün ulaşmayı amaçladığım noktanın yakınına bile varamadım. Hatta tam tersi bir noktaya ulaştığımı söyleyebilirim. Burada olmaktan mutlu ama bir o kadar da tedirginim. İnsan kendine karşı samimi olduğunda karşılaştığı şeyler her zaman kolay kaldırılabilir şeyler olmayabiliyormuş. En kötüsü de gördüklerini beğenmediğinde geri dönüş şansının olmaması… Bu anlamda ne kadar tehlikeli bir işe kalkıştığımı yeni yeni anlıyorum. Ama dedim ya, geri dönüşü yok.

Ve bana öyle geliyor ki, esas macera aslında şimdi başlıyor.

Düşünüyorum, Değişiyorum içinde yayınlandı | Tagged , , | 4 Yorum

Tekrar Merhaba

Uzun bir ara vermişim. Seni çok ihmal etmişim sevgili blog… Ama bu sefer bunun için hiç üzgün değilim. Hatta, sana birşeyler yazacak vakit ve konu bulamayacak kadar meşgul olduğumu bildiğinden, senin de hiç alınmadığını biliyorum.

Yürümeyi yeni öğrenen bir bebek gibiyim. Sen de arkamda kollarını kavuşturmuş gururla beni izleyen annem gibisin. Başaracağımı biliyor, ama her sendeleyişimde vazgeçmeyi aklımdan geçirdiğimi de tahmin ediyorsun.

Gülümseyişindeki tedirginlik düşmemden değil, vazgeçmemden korktuğun için…

ArtNouveauOrnaments

Neyse… Lafı fazla uzatmayayım, sevgili okur. Blogla sonra da dertleşebilirim. Beni yazamayacak kadar meşgul eden şeye göz atmak ister misin? Resmin üzerini tıkla:).

emeksensin

Değişiyorum, Yapıyorum içinde yayınlandı | 6 Yorum

Korku

sarmaşıkPeri ile otobüsteydik. Eve dönüyorduk. Peri’nin pusetini orta kapının önündeki boşluğa parketmiş yanında duruyordum. İçerisi biraz kalabalıktı. Birkaç durak sonra, elinde boya kutuları olan, badanacı olduğunu tahmin ettiğim yaşlıca bir adam otobüse bindi. Bizim yanımızda kendine bir yer bulup direğe tutundu. Bir süre sonra benim kız adamın giysilerindeki ve ellerindeki renk renk boya izleriyle ilgilenmeye başladı. Aralarında güzel bir diyalog oluştu. Kahkahalar ve Peri’nin bıcır bıcır konuşmaları havada uçuşuyordu.

Birden kolumun dürtüklendiğini hissettim. Arkamdaki orta yaşlı bayan bana birşey söylemek istiyordu. Kulağıma doğru uzanıp fısıltıyla bana dedi ki: “Adamın kızınıza yaklaşmasına izin vermeyin bence. Ortalık sapık kaynıyor”. Yüzümdeki gülümseme dondu. Hiçbirşey söylemeden başımı çevirdim. Hissettiğim şey tam olarak neydi bilemiyorum. Adlandıramıyorum. Aynı şeyi, benim çok sevimli bulup keyifle izlediğim bir bebek bezi reklamını müstehcen bulan (bebeklerin göbekleri ve bacakları göründüğü için) bir grup ebeveynin varlığını öğrendiğimde de hissetmiştim. Hayret? Dehşet? Adlandıramıyorum işte…

Geçtiğimiz bayramlardan birinde, bayram sabahı şeker toplamaya giden iki çocuğu birileri fena halde dövmüş, onlara bildiğin işkence yapmışlardı. Olayın detaylarını gazetede okurken ellerimin titrediğini, gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum. Birkaç tanıdıkla bu olay hakkında konuşurken aramızda bulunan bir teyzemiz “Şu geldiğimiz duruma bak. Ben artık torunumu şeker toplamaya falan yollamam” dedi. 70 küsür yaşındaki teyzeye bu söylediğinin en az olayın kendisi kadar siddet içerdiğini düşündüğümü anlatmaya çalışmadım o sırada. Bunu nasıl anlatacağımı bilemedim. O adlandıramadığım hisle kalakaldım.

Ben korkmuyor muyum? Hem de nasıl! Birisi çocuğuma herhangi bir şekilde zarar verecek diye ödüm patlıyor. Ona her baktığımda,  onu bu dünyadaki kötülüklerden ve tehlikelerden korumak için ne yapabileceğimi bilmemenin ağırlığıyla eziliyorum. Kendimi cok çaresiz hissediyorum. Hayatının sonuna kadar ona sımsıkı sarılamam, elinden tutamam. O düşmesin diye her daim arkasında olamam.

Ama ne yapmamam gerektiğini bilir gibiyim…

Ben, kızımı kötülüklerden korumak adına, daha küçücükken onun kalbine korku tohumları ekmek istemiyorum. Onu, bütün amcaların sapık, bütün köpeklerin kuduz, bütün solucanların mikroplu olduğuna inandırarak daha bu yaşında sakatlamak, sapıklardan korunması için göbeğini örtmesi gerektiğini söyleyerek çocukluğunu elinden almak istemiyorum.

O, incecik duvarların üzerinde yürürken, “orada yürüme!” demek yerine o yürürken elini tutabilirim. O, koltuğun üstünde zıplarken, “orada zıplama!” demek yerine dengesini kaybettiğinde yumuşak bir düşüş yapması için uygun ortamı hazırlayabilirim. Karşıdan karşıya geçerken ne yapması gerektiğini sabırla, yüzlerce kez anlatabilirim. Bir sokak kedisini severken kedinin ani bir tırmalama girişimine karşı tetikte bekleyebilirim. Bir yabancı onu sevmek, onunla konuşmak istediğinde kızımı paranoyakça geri çekmek yerine ben de o kişiyle iletişim kurup ona güvenmeye çalışabilirim. Kızımın kendine, sezgilerine ve başkalarına güven duymayı öğrenebilmesi için bir zemin hazırlayabilirim. Kalbini, aklını ve ruhunu daha küçücükken dünyaya kapatmamasını sağlayabilirim.

Ve, onu asıl korumam gereken şeyin; bir çocuk bezi reklamını bile müstehcen bulup bütün yabancıların çocuk tacizcisi olabileceğinden şüphelenen, çocuklarımızı dövmesinler diye bayramlarda şeker toplamaya göndermememiz gerektiğini söyleyen zihniyet olduğuna inanıyorum – ki zaten kötülüğü besleyen tam olarak bu zihniyettir bence.

Korku, tohumları bir kez ekildiğinde en çabuk yeşeren şey… İnsanı bir sarmaşık gibi öyle bir sarıyor ki tamamen hareketsiz ve aciz bırakıyor. Korktukça içine kapanır, içine kapandıkça daha çok korkarsın. Birgün bir de bakmışsın, küçücük kalan hareket alanından bir adım bile dışarı çıktığın için, başına gelen her türlü beladan sen sorumlu bulunuvermişsin. Sadece dışarı çıktığın için…

Anneyim, Düşünüyorum içinde yayınlandı | Tagged | 9 Yorum