Geride kalanlar

 “Leonia kenti hergün yineler kendini: her sabah mis gibi çarşaflarda uyanır herkes, yeni açılmış sabunlarla yıkanır, yepyeni elbiseler giyer, en mükemmel buzdolaplarındaki açılmamiş süt şişelerine uzanırken son model radyolardan en son cıngılları dinler. Dünün Leonia’sından artanlar tertemiz plastik torbaların içinde çöp arabasını bekler kaldırımlarda. Bitmiş dişmacunu tüpleri, yanmış ampuller, kapkacak, ambalaj malzemelerinin yanısıra, şofbenler, ansiklopediler, piyanolar, porselen tabak takımları: Leonia’nın zenginliği, hergün üretilen alınıp satılan eşyalardan çok, yenilerine yer açmak için kaldırılıp atılan eşyalarla ölçülür. Öyle ki, Leonia’nın gerçek tutkusunu merak etmeye başlar insan: herkesin dediği gibi yeni ve değişik şeylerin tadını çıkarmak mı, yoksa durmadan üreyen bir pisliği atmak, kendinden uzaklaştırmak mı?”          Görünmez Kentler – Italo Calvino

Yıllar önce ılık bir bahar akşamında, eşim ve ben bir arkadaşımızın yazlık evine davet edildik. Bizimle birlikte yakından tanıdığımız iki çift daha davetliydi. Beraber akşam yemeği yiyecek, geceyi de orada geçirecektik. Öğleden sonraya doğru tatlı bir telaş sarmıştı hepimizi. Hep beraber markete gidip hazırlanması kolay yiyecekler, ızgaralık etler, mezeler, çerezler, meyveler, şaraplar, rakılar aldık. Fotoğraf makinelerimizin pilleri de o akşamı ölümsüzleştirmek için bir gece önceden şarj edilmişti zaten. Hazırlıkları tamamlar tamamlamaz misafir edileceğimiz evin yolunu tuttuk. Içecekler buzdolabına kondu, evin terasında güzel bir sofra hazırlandı, mangal yakıldı. Mükemmel bir akşam geçirme beklentisi herkesin yüzüne yansımıştı. Dalgalar usul usul kıyıyı dövüyordu. Günlerden Cumartesi idi. Kısacası mutluyduk.

Sonunda mangaldan yükselen güzel kokular eşliğinde sofraya oturduk. Ilk şarap şişesi açılıp ilk kadeh şarapla doldurulduğunda gece başlamış demekti. Kadehler kaldırıldı, iyi dileklerde bulunuldu. Kadeh kaldırma faslını kısa bir süre çatal-bıçak sesleri takip etti. Mideler biraz dolduktan sonra koyu bir sohbet başladı. Birkaç espri, güncel konular, iş hayatı derken boşalan kadehler yeniden yeniden yeniden dolduruldu. Espriler, kahkahalar, fıkralar havada uçuşuyordu. Gürültülü bir kahkahayı yanık bir türkü takip ediyor, herkesin yerlere yatarak güldüğü fıkraya içimizden birinin hüngür hüngür ağlaması kimseye tuhaf gelmiyordu. Herkes umutlarından, hayal kırıklıklarından, kızgınlıklarından bahsediyor, kendince içini döküyordu. Ve sonra yine yanık bir türkü. Deyim yerindeyse “…o gece şarap su gibi aktı…”

Birkaç saat sonra kahkahalar hafif gülüşmelere, konuşmalar mırıldanmalara dönüştü. Bazı başlar yanlarındakinin omuzuna düşmeye başladığında şafak sökmek üzereydi. Masayı olduğu gibi bırakıp içeri girdik. Ev sahibinin uyumamız için hazırladığı yataklara yatıp güzel bir gece geçirmiş olmanın hoşnutluğu ile uykuya daldık.

Çok içtiğim zamanlar fazla uyuyamadığımdan sabah ilk uyanan ben oldum. Yanlış hatırlamıyorsam saat on bile olmamıştı. Salondan terasa doğru yürürken misafir edildiğimiz evi inceledim biraz. Akşamki kalabalık ve telaş sırasında gözden kaçırdığım ayrıntılar çarptı gözüme. Sıcak ve pozitif bir enerjisi vardı evin…Şöminenin üzerinde duran çerçeveli aile fotoğrafları, gözde tatil yörelerimizin hediyelik eşya dükkanlarından alınmış tuzluklar, fenerler, her yazlık site evinde görebileceğiniz ucuz çam mobilyalar…

Terasa çıktığımda akşam olduğu gibi bıraktığımız yemek masasıyla karşılaşacağımı biliyordum. Evet, masa oradaydı. Ve evet, tam bizim bıraktığımız gibiydi. Içi yemek artıkları ve kemik parçaları ile dolu tabaklar, bazıları devrilmiş boş kadehler, içinde sigara izmaritleri yüzen yarısı dolu kadehler, içerikleri birbirine karışmış meze tabakları, yere düşüp kırılmış bir şarap şişesi, bir yığın kirli çatal-bıçak, kurumuş ekmek parçaları…Bunlar vardı, evet. Ama birşeyler daha vardı. Bütün bu yığın üzerinde uçuşan sinekler, tabakları yalayan iki köpek, bir köşede kuruyup kalmış bir kusmuk öbeği…En kötüsü de bunlara eşlik eden mide bulandırıcı ekşi bir koku…beklemiş şarap kokusu, ıslak izmarit kokusu, donmuş yağ kokusu ve köşedeki kusmuğun kokusu birbirine karışmıştı. Dün geceki keyifli yemeğe dair anılarım karşımdaki manzaranın çirkinliği karşısında direnemiyor, hızla siliniyordu. Herşey bir çöp yığınına dönüşmüştü sanki. Güldüğümüz fıkralar, konuştuklarimiz, yiyip içtiklerimiz, herşey ama herşey bana saçma, basit ve utanç verici görünmeye başladı. Güzel bir ambalajla bize sunulan, hevesle açtığımız, iştahla tükettiğimiz ve artıklarını öylesine çöpe fırlatıp attığımız bir pasta artık eskisi kadar çekici gelmez ya bize…

Arkadaşlarım teker teker uyanmaya başladığında sanki onların yorgun yüzlerinde de gördüm hissettilerimi. Sessizce bulaşıkları yıkadık, evi derleyip topladık…kahvaltı için yakınlardakı bir çay bahçesine gitmeye karar verdik. Ancak çay bahçesindeki kahvaltı masamıza oturduğumuzda keyfimiz biraz yerine geldi. O masa yeniydi, temizdi, henüz tüketilmemişti…ılık bir bahar sabahında, dün gecenin anıları yeniden anlam kazanır gibi oldu. Yeniden görüşmek üzere vedalaştık.

Üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu geceyi bir türlü unutamıyorum. Bu gecenin öncesinde de sonrasında da benzer arkadaş toplantıları yaşadım ama hiçbiri beni bu denli düşündürmedi. Mutlu başlayıp mutlu biten, bende güzel anılar bırakan toplantılardı hepsi. Üzerinde düşündükçe bu gecenin benim için niye bu kadar farklı olduğunu anladım sanırım. Diğerlerinde evde değil de bir lokanta ya da kulüpte toplandığımızdan arkamda bıraktığım artıkları görmemiştim. Işim bitince kalkıp gitmiştim ve kalan yığın başka birileri tarafından ben görmeden yok edilmişti. Nereye gittikleri önemli değildi, önemli olan yok olmalarıydı. Görmediğim sürece sorun yoktu. Bütün hayatımın-hayatımızın bunun üzerine kurulu olduğunu anladım. Görmememiz gerekeni görmemek üzerine…

Hatırı sayılır bir para vererek aldığım mis kokulu yüz yıkama jelim her sabah yüzümü yıkadıktan sonra süzülüp nereye gidiyor? O mağazanın vitrininde gördüğüm nefis kırmızı elbisenin kumaşı üretilirken açığa çıkan kimyasal atıklar şimdi nerede? Giydiğim ayakkabının yapıldığı atölyede çalışan bir işçi ayda kaç para kazanıyor? Keyifli bir akşam yemeği yedikten sonra gece yarısına doğru çıktığım lokantada arkamda bıraktığım masayı toplayan, artıkları çöpe atıp bulaşıkları yıkayan insanlar saat kaça kadar çalışmaya devam ediyorlar? Kazandıkları para ile ailelerini geçindirebiliyorlar mi? Şu reklamını gördüğüm, sonsuz gençlik ve güzellik vaadeden pahalı yüz nemlendiricisi üretilirken kaç tane kobay faresi telef edildi? Bu sabah çöpe attığım boş süt kutusu acaba şimdi nerede? Evimin tertemiz olmasını önemsiyorum ama yıllar önce içinde balıkların yüzdüğü berrak dereciğin, yakınında kurulan deterjan fabrıkasının atıkları yüzünden artık cansiz bir balçığa dönüştüğünü biliyor muyum?

Herşey parıltılı ambalajlarda öncesiz ve sonrasız olarak sunuluyor bize. Sadece alıyoruz ve tüketiyoruz. Bitince yenisini alıyoruz. Aldığımız şeyin ambalajını açmak, onun yeniliğinin tadını çıkarmak yetiyor bize. Arka planını eğer bilmek istemezsek asla öğrenmeyebiliriz. Bunları bilmek için ise biraz araştırma yetiyor çünkü o kadar yakınlar ki aslında. Hayatımızın tam kıyısından geçiyorlar ama karşılaşmıyoruz. Varlıkları çığ gibi büyüyor sessizce. Gittikçe daha sağlam ve yok edilemez hale geldiklerinin farkında değiliz.

“…Çöpçüler yüklerini hergün nereye götürür, bu soruyu kimse sormaz kendisine. Yanıtı herkes bilir: kent dışına. Oysa her yıl genişler kent, çöplükler geriye çekilmek zorunda kalır; atıklar arttıkça çöp yığınları yükselır, katmanlar çoğalır, daha geniş bir çembere yayılır…Leonia’yı çepeçevre kuşatan, yok edilemez bir artıklar kalesidir, bir sıradağ gibi kentin  her noktasından görülür.”                        Görünmez Kentler – Italo Calvino


About perilievren

sadece bir evren...
Bu yazı Düşünüyorum içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Geride kalanlar için 4 cevap

  1. Geri bildirim: Doğal Yüz Toniği | güneşli bir gün

  2. Gasilhane dedi ki:

    Çok başarılı bir yazı, daha doğrusu işin yazı kısmı değil farkındalığı güzel. Farkedince aaaa bu zamana kadar bu kadar basit bir gerçeği nasıl farketmedim diyebiliyor insan. O güzel gecenin sabahını çok etkileyici anlatmışsınız. Belki de en önemlisi bizim bile değiştiremeyeceğimiz acımasız bir sistemi farketmişsiniz. Biz ambalajsız, geri dönüşümlü, ekolojik bir hayatı seçsek de o garsonlar hep varolacak. İyi ki okumuşum bu yazıyı

  3. demian dedi ki:

    yediğimiz içtiğimiz kullandığımız tükettiğimiz şeylerin ambalajlarının ve artıklarının arasında yaşıyoruz. ne kadar geri dönüştürülürse dönüştürülsün, ne kadar doğada çabuk çözünürse çözünsün sonuç değişmiyor. daha hızlı bir biçimde tüketiyoruz. aslında asıl enerji kullanım nesnelerini üretmek için değil, onların ambalajlarını üretmek ve sonra da dönüştürmek ve yok etmek için harcanıyor sanki…

  4. Geri bildirim: Küçük Arı | güneşli bir gün

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s