Elveda Sevgili Lohusa Cinlerim

Sahne 1:

Beyazlar içindeki hamile kadın bembeyaz tül perdeleri rüzgarda uçuşan açık bir pencerenin önünde huşu içinde göbeğini okşamaktadır. Sonra dalgın ama umut dolu bakışlarını dışarıdaki çocuk parkında cıvıldaşan çocuklara çevirir, hafifçe gülümser. O sırada kamera uzaklaşır ve biz anlarız ki kadın bembeyaz bir bebek odasındadır aslında.

Sahne 2:

Bir hastane odasındayız. Yine herşey beyaz. Beyazlar içindeki genç anne yatağa oturmuş beyazlar içindeki minik bebeğini emziriyor. Yüzünde “az önce cennetten geldim” ifadesi var. Kadının birkaç saat önce doğurmuş olduğuna dair tek kanıt memesindeki bebek – zira saçı makyajı falan gayet düzgün, yüzünde bir yorgunluk belirtisi dahi yok. Yanındaki genç adam (bebeğin babası olmalı) yeni annenin saçlarını okşayıp duruyor.

Sahne 3:

Sahne 1’deki bebek odasındayız ama bu sefer odada üç kişi var. Anne, baba ve bebek. Anne doğurur doğurmaz soluğu spor salonunda almış olmalı ki bebeği daha dört aylık bile olmadan eski fit görüntüsüne kavuşuvermiş. Genç baba bir yandan bebeği hoplatırken bir yandan da anneyi büyük bir aşkla öpmeyi ihmal etmiyor. Üçü de neşe içinde gülüşüyorlar.

Bunlara benzeyen görüntüleri medyanın her türlüsünde görüp de çocuk yapmanın ve bunu takip eden sürecin bir karı koca için başlı başına mutsuzluk sebebi olabileceğine inanmak ne kadar zor, değil mi?

Hamileliğim boyunca yaşadığım mide bulantısı, kansızlık, bel ağrısı gibi şeyleri sıkıntıdan saymıyorum. Son aylarda iyice ayyuka çıkan huzursuz bacak sendromu ve uykusuzluk (koca göbekle doğru pozisyonu bulup bir türlü uykuya dalamamak) beni biraz zorladı ama bunları da es geçiyorum. Doğumdan sonra kolumdaki damaryolu, kıçımdaki sonda ve balon gibi şişmiş suratımla 2. Sahne’deki yeni anne ile hiçbir benzerliğimin olmaması da fazla koymadı. Hastaneden eve dönüşümüzü takip eden günlerdeki halsizliğimi, yorgunluğumu, kırılganlığımı ve sinirli hallerimi de normal karşladım, uykusuzluğa ve hormonlara yordum. Sabırla bu günlerin geçmesini ve en azından şu 3. Sahne’yi layıkıyla yaşayabilmeyi  bekledim. 1 ay, 2 ay, 3 ay,…8 ay, 9 ay,…bekledim. O günlerin sonu bir türlü gelmedi. Bazen uykusuzluk beni vurdu, bazen bütün hayatımı kenara atıp kendimi bebeğe adamış olmak, bazen sadece bir arkadaşımla kahve içmeye bile gidememek, bazen de yorgunluktan eşimle bir çift laf edecek enerjiyi bile bulamamak, bulduğumda da bütün sinirimi ve stresimi ona kusmak. Artık kendimi tanıyamaz hale gelmiştim. Aşırı kontrolcü, asık yüzlü, sağa sola emirler yağdıran ve hiçbir şeyden memnun olmayan bir insana dönüşmüştüm.

Biraz internet araştırması sonucu bunları yaşayan ilk ve son kadının ben olmadığımı öğrendim. Hediyeler, pembe mavi kurdelalar ve bebek şekerlerinden oluşan mutluluk bulutunun altında pek çok evde az ya da çok yaşanıyormuş meğer benim yaşadıklarım. Adı da “lohusa depresyonu”ymuş. Bunu bazı kadınlar hiç yaşamaz, bazıları çok kolay atlatır, bazıları ise yıllarca kurtulamazmış. Ciddi vakalarda olay sanrılar görmeye, bebeğe zarar vermeye kadar varabilirmiş – neyse ki benim çevreme verdiğim zarar ikidebir zırlamaktan öteye geçmedi.

Benim merak ettiğim şey bunların neden kadınlar arasında fazla konuşulmadığı. Hamile olduğumu öğrenen deneyimli tanıdık anneler neden sadece coşkuyla ellerini çırpıp beni tebrik etmekle yetindiler? İçlerinden bir tanesi bile “Evrencim, çocuk sahibi olmak çok güzel birşeydir ama hazırlıklı olman gereken başka şeyler de var…” diye başlayıp bana olayın karanlık yüzünden biraz bahsetmiş olsaydı belki yaşadıklarımı daha sakin karşılar ve daha kolay atlatırdım. Ben çevremdeki bir çok kadının doğum sonrasında benzer sıkıntılar yaşadığını ancak ben yaşadıklarımı onlara anlattığımda öğrendim. “Aaa evet aynısını ben de yaşadım” dedi çoğu.

Bugün artık en zor günleri arkamda bıraktığımı ve 3. Sahneye yakın birşeyler yaşamaya başladığımı söyleyebilirim. Artık geriye baktığımda net bir resim görüp geçmiş eylemlerimi değerlendirebiliyorum. Hamilelikten başlayarak neleri doğru neleri yanlış yaptığımı, şimdiki aklım olsa neleri farklı yapacağımı biliyorum. Bunları bilmenin şu anda bana bir faydası yok ama yazarak belki hem son üç yılımla hesaplaşmamı tamamlamış, hem de sevgili Lohusa Cinlerim’le vedalaşmış olurum. Hem belki yazdıklarım birilerinin işine yarar, kim bilir…

Hamileliğim boyunca ciddi bir sağlık problemim olmadı. Çok fazla yorgunluk, uyku ihtiyacı ve bulantı hissetmeme rağmen normal hayatıma devam ettim. Işe ve kursa gidip gelme zorunluluğu bazen çok tatsız gelse de insanı ayakta ve zinde tutuyor. Ne zaman ki doğum iznine ayrıldım birden bire ağırlaştım, hareket edemez, hiçbir şey yapamaz hale geldim. Tabi bunda aldığım kiloların da etkisi büyüktü. Demek ki neymiş? Doğurana kadar aktiviteye devam etmeli ve nutella’dan uzak durmalıymışız.

Hamileliğimin ilerleyen aylarında halsizliğim iyice artmıştı. Öyle ki 15 dakikalık bir yürüyüş bile yapamayacak hale gelmiştim. Doktoruma neden bu kadar çabuk yorulduğumu sorduğumda hemen bir kan tahlili yaptırmamı istedi. Sonuç: demir eksikliğine bağlı kansızlık. Eğer doğru soruyu doğru zamanda sorsaydım bu tahlili daha ilk aylarda yaptırır ve kansızlık için gerekli tedaviye daha erken başlayabilirdim. Böylece daha keyifli bir hamilelik yaşardım.

Ha bu arada, ben de sık sık göbeğimi okşadım, bebeğime şarkılar söyledim, onunla konuştum. Onu ne kadar çok sevdiğimi daha doğmadan bilsin istedim. O da her seferinde zavallı böbreklerime attığı sevgi dolu tekmelerle bana karşılık verdi:)

Peri’nin doğumundan sonra da sürekli ilaç kullanmama ve çok iyi beslenmeme rağmen halsizliğim devam etti. Sürekli uyumak istiyordum, çok ama çok yorgundum, sinirliydim, sık sık ağlıyordum. Etrafımdaki herkes bana yardım etmek için dört döndüğü halde öyle tuhaf bir psikoloji içerisindeydim ki her söyledikleri bana batıyordu sanki. Kısa sürede bu ruh halinin kansızlıkla ilgili olmadığını anladım. Ailemin ve eşimin desteğiyle bundan kısa sürede kurtulabileceğimi düşündüm ama olay o kadar basit değildi maalesef.

Insan mutsuz va da depresif olduğunda başına gelenler için dış mihrakları suçlama eğiliminde oluyor. Çevresindeki insanlar ne kadar anlayışlı ve iyi niyetli olursa olsun o bunu fark edemeyebiliyor. Kaldı ki öyle anlar vardır ki en yakınımız bile bize yardımcı olamayabilir, bir noktadan sonra havlu atabilir. Diyeceğim o ki; bu tür durumlarda yardımı çevremizdeki sevdiklerimizden beklemek bir süre sonra onları yıpratabilir ve ilişkilerimizi geri dönüşü olmayan noktalara getirebilir. Olaylar yaşanır ve geçer ama söylenen sözler, kavgalar, kırgınlıklar – özellikle ikili ilişkilerde – çok zor tamir edilir. Iyisi mi siz böyle bir duruma düşerseniz vakit geçirmeden soluğu bir psikiyatristte alın, bir an önce bu tatsız durumdan yakanızı kurtarın.

Kendi deneyimlerimden yola çıkarak söylüyorum ki (ben işi bırakmıştım), eğer çalışan bir kadınsanız bebeğiniz doğduktan sonra da çalışmaya devam etmelisiniz. Doğumdan sonra ne kadar kısa sürede eskiden yaptığınız şeyleri yapabiliyor duruma gelirseniz psikolojik olarak toparlanmanız o kadar kolay olur. Bu yüzden siz işteyken bebeğe bakacak kişiyi (anneanne, babaanne ya da bakıcı) daha bebek doğmadan organize etmeniz sonradan yarı yolda kalmamak adına çok önemli.

Eğer doğumdan sonra çalışmamaya karar verdiyseniz de bu kararınızla barışık olmaya bakın. Çünkü, “Bana piyangodan para çıktı, bu yüzden artık çalışmayacağım” ya da “ben prensip olarak çalışmaya karşıyım, bu yüzden çalışmak istemiyorum” ya da “kocam iyi kazanıyor, benim çalışmama gerek yok” ya da “ben tembelim, bu yüzden çalışmayacağım” demekle “benim bebeğim oldu, bu yüzden çalışmayacağım ve bebeğime bakacağım” demek arasında bence çok çok çok büyük fark var. Son söylediğimde birşeyin yerine başka birşey koyuyorsunuz, bir şeyi başka birşeye tercih ediyorsunuz. Yani çalışmayarak dilediğinizce doldurabileceğiniz bomboş bir zaman elde etmiyorsunuz. Bu yüzden iyi düşünün ve kararınız ne olursa olsun onunla barışık olun diyorum. Işi bırakmaya kesin kararlıysanız da şunu unutmayın; Geçici bir dönem gibi görünse de bu süreç çeşitli nedenlerle (iş bulamama, uygun bakıcı bulamama, evde otura otura kal gelmesi, vb) uzayabilir. Bu süreci en zararsız şekilde atlatmanın yolu ise kendinize vakit ayırmaktan, sizi mutlu edecek uğraşlar edinmekten geçiyor. Hobilerinize devam edin, kitap okumayı seviyorsanız buna fırsat yaratın, arkadaşlarınızla görüşün, bebeği bırakacak birisini bulduğunuz anda kendinizi dışarı atın, günlük koşuşturma içerisine kahve keyfinizi asla ihmal etmeyin…

Bütün gün bebeğinizle birlikte olsanız bile zaman zaman sütünüzü sağıp derin dondurucuda stoklayın. Böylece siz dışarıdayken başka birisi biberonla bu sütleri ona içirebilir. Hem böylece gece öğünleri için her seferinde sizin kalkmanız gerekmez. Zaman zaman eşiniz de kalkıp bebeği besleyebilir.  

Şunu da eklemekte fayda var: Sakın ama sakın bebeği besleyebilen, uyutabilen ya da oyalayabilen tek kişi olmayın. Anneanne, babaanne, eş, komşunun kızı, görümce, bakıcı, kısaca çevrenizde bu konularda güvenebileceğiniz kim varsa bebek doğduğu andan itibaren eğitmeye başlayın. Bu çabalarınız size birgün “özgürlük” olarak geri dönecek. 

Elinize geçen her fırsatta eşinizle başbaşa kalmaya gayret edin. Onunla konuşun, beraber film izleyin, evin balkonunda bira için, yemeğe çıkın, tavla oynayın. Hatta imkanınız varsa 1-2 gecelik kaçamaklar süper olur. Kesinlikle yapmamanız gereken şey ise yorgunluğu ya da başka birşeyi bahane edip birlikte vakit geçirme fırsatlarını tepmeniz. Tamam, siz artık çocuklu bir aile olabilirsiniz ama hala sevgilisiniz. Sevgili olma durumunu kaybetmemeye bakın.

Elbette farklı kadınlar farklı şekillerde yaşarlar doğum sonrası süreci. Bazıları tereyağından kıl çeker gibi doğurup mutlu mesut hayatına devam ederken, bazıları çok travmatik bir doğum sonucu ciddi depresyon geçirebilir. Bazen de lohusa depresyonuna girmek için sadece insanın hayatının bebeğin katılımıyla tamamen değişmesi ya da psikolojik yatkınlık da yeterli olabilir. Doğumdan sonra birlikte kaldığı yakın akrabaları tarafından “senin sütün yetmiyor, bu çocuk açlıktan ağlıyor” gibi yorumlarla bilinçli ya da bilinçsizce yıpratılıp zorla depresyona sokulan kadınlar da tanıyorum.

Sonuç: Özlemle beklenen bebeğin ilk aylarının tadını doğru dürüst çıkaramama ve bazı durumlarda boşanmaya kadar gidebilen şiddetli geçimsizlik…

Aslında bu konuda söylenecek çok söz, verilecek çok tavsiye var ama ben sadece kendi deneyimlerimden çıkardığım sonuçları paylaşmak istedim. Farklı deneyimleri olan anneler de bunları paylaşmalı bence.

fotoğraflar http://www.graphics-and-desktop-icons.com dan alınmıştır.

About perilievren

sadece bir evren...
Bu yazı Anneyim, Değişiyorum içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Elveda Sevgili Lohusa Cinlerim için 11 cevap

  1. denizdeniz dedi ki:

    Kendine, deneyimlerine bu kadar dürüst ve korkusuzca bakabildiğin için çok ama çok şanslısın. Gördüklerini içtenlikle paylaştığın için de biz okuyanlar çok şanslıyız. Cinlere de teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim ama, her şeye rağmen sonuçta saydığın bu güzel şeyleri öğrettikleri için:)

  2. yeni1anlam dedi ki:

    Önemli bir konuya değinmişsin bence de. Benim deneyimlerim biraz farklı oldu. Oğlan bir yaşına girmek üzere. Bunu tüm samiyetimle söylüyorum hayatımın geçen en güzel yılıydı. Zor zamanlar da oldu çok. Dediğin gibi başta ne beklendiği çok önemli. Hem bebek yapmaktan, hem iş hayatından. Kadının çalışması gerek eğer ondan besleniyorsa, bunu yaratıcı bir şekilde yapabilir. Bir arkadaşım bana bir seferinde “komik degil mi, çocuğuna başkası bakınca iş, sen bakınca hiç sayılıyor.” demişti. Bu sorgulamalarımızın çok şeyi değiştireceğine inanıyorum. Dünyanın buna ihtiyacı var. Yani değişime. Kadın gibi yaşayabilmeye fırsat vermeye, çünkü çoğu kadının iki ihtiyacı da seni bahsettiğin gibi çok derin. Çocukla yaşama gelen yeni anlama ve onu çalışma vasıtasıyla etrafa yaymaya. Bizim sorunumuz mevcut sistemleri çoğu zaman mutlak kabul etmemiz. Buna çalışmanın ne demek olduğu da dahil. Sorgulamaların kendini değişimin göbeğinde hisseden bana ümit veriyor. Sen, ben ve birçoğumuz var olan seçenekler değil kutunun dışında çözümler buldukça ve hayata geçirdikçe kadın olarak o resimlerdeki gibi mükemmel değil ama otantik hayatlar yaşayacağız. Ben bu resme baktığımda kendimi güçlü hissediyorum.
    Aşağıda linkini verdiğim makale modern dünyanın kadına çizdiği kariyer ve çocukla ilgili pembe dayatmaların hiç gerçekçi olmadığını kariyerini en tepesindeyken fark eden amerikalı bir politikacının içgörülerini içeriyor ve sonunda seçimini niye aileden yana yaptığını. Uzun ama okumaya yeğer ve kariyer ile ilgili çoğu kalıplarını aldığımız kültürden geliyor olması da çok anlamlı bana göre http://www.theatlantic.com/magazine/archive/2012/07/why-women-still-can-8217-t-have-it-all/9020/.

    • perilievren dedi ki:

      Aaaah…Aslında bu konu çok çetrefilli bir konu. Ben şunu merak ediyorum: Acaba endüstri devrimi öncesi lohusa depresyonunu bırak, acaba depresyon diye birşey var mıydı? İnsanlar kendi topraklarında kendi üretimlerini yapıyorlardı. Üretmek demek sadece para kazanmak demek değildi. bir kadın 10 tane çocuk doğursa da doğadan, üretimden kopmuyordu. evinin kilimin kendi dokuyor, salçasını, konservesini kendisi yapıyor, birşeyler örüyor, dikiyor, tarlada çalışıyordu. Bunları yaparken de evde olduğundan anneliğini de yaşayabiliyordu. zaten kırsal yaşamda aile büyükleri ile aynı evde ya da köyde yaşandığından, etrafta komşular, yeğenler vb olduğundan çocuklar da üstüne fazla düşmeye gerek kalmadan kendi kendine (olması gerektiği gibi) büyüyordu. ben kayınvalideme geçenlerde sordum: “ben bir taneye zor yetişiyorum, sen üç çocuğa nasıl baktın?” bana dedi ki: “ben tarladaydım. çocuklara kim baktı bilmiyorum”:)))
      Ne zaman ki insanlar evden çıkıp fabrikalarda ve ofislerde çalışmaya başladılar, o zaman olanlar oldu. erkekler eve para getirdiği için “üretici”, kadınlar da evde oturduğu için “tüketici” konumuna düştüler. Çünkü zamanla evde üretim yapılmamaya başlandı – önceden evde üretilen şeylerin çoğu erkeğin kazandığı para ile marketten alınır oldu. Üretmek çok önemlidir ve üretmeyen insan çok kolay depresyona girer. Günümüzde üretmek demek ille para kazanmak demek. Sistem bu şekilde dayatıyor. Bir şekilde bütün eylemler paraya dönüştürülmeli ki inan hayatını güvence altına alsın. Para yoksa sağlık yok, eğitim yok, kadın için sosyal hayat yok. Şehirde yaşayan anne çalışmazsa mecburen eve hapsoluyor, çünkü özellikle büyük şehirlerde çocuğuyla beraber katılacağı “kendiliğinden” gerçekleşen aktiviteler yok denecek kadar az. Ancak yine “para” karşılığı (oyun grubu, kreş, çocuklariçin aktiviteler barındıran cafeler gibi) katılabileceği şeyler var, yani yine tüketici pozisyonunda…
      Çalışma hayatı ise başlıbaşına ele alınması gereken patalojileri barındırıyor. Çalışma koşulları, saatleri, iş ortamında karşılaşılan yapay problemler ve bunun gibi endüstri psikolojisinin inceleme alanı olabilecek yığınla şey…çalışan anne olarak bütün bunlarla cebelleşip bir yandan annelik yapmaya çalışan kadının işi de çok zor – ama en azından sosyalleşebiliyor ve üretebiliyor.
      Yani aslında sistemde ciddi sıkıntı var. Sadece kadınlar olarak değıl, kadın erkek hepimiz doğamızdan ciddi şekilde uzaklaştık ve çoğumuz çantamızda antidepresanlarla geziyoruz.
      Dünyadaki çoğu insan gününü ya bir üretim bandında bütün gün aynı vidayı aynı deliğe takarak, ya da bir açık ofiste beyaz gömleği ve gırtlağını sıkan kravatıyla bir dosya yığınının arasında geçiriyor. Bu tablo zaten başlıbaşına depresyon sebebi değil mi?
      Bu çerçevenin dışında altrnatif yaşam biçimleri arayışında olmamız gerek…

      • yeni1anlam dedi ki:

        O kadar güzel özetledin ki durumu, hayran kaldım. İşte bu yüzden devam bir yol bulmaya, yoksa yaratmaya. Henüz ben de cevabını bilmiyorum ama her adımda yeni seçenekler daha da beliriyormuş gibi geliyor. Hepimiz mutlu, doyumlu, anlamlı bir hayat sürmeyi hak ediyoruz.

  3. sukriyekorkmaz dedi ki:

    Belki benzer sıkıntılar yaşadık ama zaman çoğu şeyin ilacı olduğu gibi burda da devreye gidip unutmamızı sağlıyor, unutulmasa eminim ki ikinci bebeği düşünemezdim🙂

    • perilievren dedi ki:

      zaten doğum yaptığım ilk aylarda insanların ikinci çocuğa nasıl cesaret edebildiklerine şaşardım. hele de üç-dört çocuklu kadınlara akıl sır erdiremezdim. gerçekten de zamanla unutuluyor galiba. mesela şimdi o günleri düşününce sıkıntı hissetmiyorum, aksine bebişimin ilk halleri gözümün önüne geliyor ve içim ısınıyor, kokusunu duyuyorum sanki. doğa çok acayip birşey:)) şimdi ikinci çocuk fikri o kadar da antipatik gelmiyor. eyvah!!! tehlike çanları mı çalıyor acep?

  4. gasilhane dedi ki:

    Bu yazıya ihtiyacım vardı. Hep annelerin arkasından ‘zorluklarından da bahsedin’ deriz, işte bahsedilmiş.

    • perilievren dedi ki:

      ama şunu da ekleyeyim: ne kadar zor olursa olsun asla “keşke çocuk yapmasaydım” diyemiyorsun. onun varlığının verdiği mutluluk bambaşka birşey cünkü:) yani çok acayip bir durum bu aslında, çözemedim gitti. mesela bugün eşimle başbaşa 2-3 günlük bir tatile çıkıyoruz. çok mutluum, evet, ama hala “acaba peri’yi de mi götürsek?” diyorum kendi kendime. onu da alırsak tatil falan yapamayacağımızı bilmiyor muyum? biliyorum!
      böyle işte:))))))

  5. dilekşeker dedi ki:

    Yeni doğum yaptığım zamanlarda anneliğin ne kadar kutsal, ne kadar büyülü, efendime söyleyeyim ne kadar acayip birşey olduğunu anlatıp duranlara sinir olurdum, çünkü ben hiç öyle hissetmiyordum. Ben de sürekli ağlıyordum ve moral olarak çöküktüm. Nedenini bilmiyordum, hala da bilmiyorum. Neyse ki geçti gitti. şimdi Herşey çok güzel, önemli olan da bu. Bu çok normal bir süreç bence. Hiç bunları yaşamadım diyen olsa olsa kendini kandırıyordur. Samimiyetin için teşekkürler, yazdıklarına katılıyorum. Aksini söyleyenleri eskiden de samimi bulmazdım, şimdi de bulmuyorum:)

    • perilievren dedi ki:

      samimiyet zor birşey – hele ki insanın kendisine karşı samimi olması..herkes kendi içinde yaşıyor birşeyler. insanlar kendilerine doğru söylesinler yeter. dışarıya ne yansıttıkları daha önemsiz bence:)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s