Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer – Laurent Gounelle

Olmuyor, olmuyor!

İnat ettim, almayacağım dedim.

Alsam da okumayacağım dedim.

Hep aynı şeyler, boşa zaman harcıyorum dedim.

Zaten bu çok satanlar listelerinden düzgün bir kitap çıkmaz dedim.

Yaz başında, bütün yaz boyunca asla bir kişisel gelişim kitabı okumayacağıma dair kendi kendime söz verdim. Temmuz’un ortasına kadar sözümü tuttum ve sadece Aslı Erdoğan’ın ne zamandır okumak isteyip de fırsat bulamadığım iki kitabını (Taş Bina ve Diğerleri, Kırmızı Pelerinli Kent) okudum.  Bu iki nefis kitapla ilgili belki daha sonra bir şeyler yazarım ama şimdi konumuz o değil.

Laurent Gounelle’nin Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer adlı romanını hakkında son zamanlarda gazetelerin kitap eklerinde çok fazla reklam ve yorum görüyordum. “Roman şeklinde kaleme alınmış bir kişisel gelişim kitabı” olduğu söyleniyordu. “Al işte” diyordum,, “bir tane daha”.  Almayacaktım, okumayacaktım! Ama ne oldu? Eşimle beraber Saros Körfezi’nde yaptığımız üç günlük kısa tatil sırasında, o her tatil beldesinde adım başı rastladığımız sokak kitapçılarından birinin önünden geçerken olanlar oldu.

Bilirsiniz, tatil beldelerindeki kitapçılarda hep o sezonun en popüler, en sabun köpüğü kitapları satılır. Bütün bir senenin yorgunluğunu 3-5 gün plajda uzanarak atabileceğini zanneden çoğu tatilci, bu kitapları güneşlenirken ya da geceleyin otel odalarına çekildiklerinde, yatmadan önce balkonda son bir sigara tüttürürken okumak için alırlar. Bu kitapların çoğunun da çok ilham verici konuları vardır. Hayattan çalınan bu birkaç gün boyunca; yaşama sımsıkı sarılmak, hayallerinin peşinden koşmak, insanı, hayvanı, börtü-böceği sevgiyle kucaklamak, zincirlerini kırmak gibi konularda gaza getirirler insanı. Dalgaların sesi de ortama eşlik etti mi kişi bir haftanın sonunda kendini ciddi ciddi işi gücü bırakıp Ege’de bir sahil kasabasına yerleşip sebze yetiştirmeyi hayal ederken bulabilir. Oysa bu sabun köpüğü hayaller tatilden sonraki ilk mesai günü bitmeden söneeeer gider.

Eh… Efil efil bir yaz akşamı, Erikli’nin çarşısında, bir elimde sevgilimin eli, diğerinde dondurmamla aylak aylak dolaşırken ben de yelkenleri suya indiriverdim. Sokaktaki kitapçılardan birinin önüne durdum, birkaç kitabın önsözünü ve arka kapağını inceledikten sonra Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer’de karar kıldım. Tatile çıkarken çantama attığım Aslı Erdoğan kitabı ise tatil boyunca o çantadan hiiiiiç çıkamadı.

Kitap, geçmişinin altında ezilen, artık hayattan hiçbir şey beklemeyen umutsuz genç bir adamın tam Eyfel Kulesi’nden atlayarak intihar etmek üzereyken gizemli bir yabancıyla karşılaşması ile başlıyor. Yabancı genç adamı intihar etmekten vazgeçirmekle kalmıyor, ona bir de anlaşma teklif ediyor. O andan itibaren genç adam, o ne söylerse sorgusuz sualsiz yapmak zorundadır, yoksa yabancı onu öldürecektir. Kaybedecek bir şeyi olmayan genç anlaşmayı kabul eder ve o günden sonra gizemli yabancının bütün isteklerini – çoğu kişiliğine çok ters de olsa – harfiyen yerine getirir. Bunları yerine getirdikçe hayatı çok daha güzel ve anlamlı bir hal almaya başlar çünkü yabancının ondan yapmasını istediği şeyler aslında onun kendi kendine inşa ettiği engellerini yıkmasına ve potansiyelini ortaya çıkarmasına yardımcı olur. Genç adamın bunları başarabilmesi için gereken şeyin hiç tanımadığı bir yabancının ölüm tehtidi olması çok düşündürücü geldi bana…

Birçoğumuz hayatımızı olumlu yönde değiştirmek için yanıp tutuştuğumuz halde  hiçbir şey yapmadan tanıdık çamurlu suyumuzda debelenmeye devam ediyoruz. Acaba bunun sebebi aslında kendimizi değişime “mecbur” hissetmememiz olabilir mi? Kör topal yaşıyoruz işte kendi güvenli alanımızda… Biraz rutubetli bir yer ve ara sıra da pis kokuyor ama sonuçta orası tanıdık ve güvenli… Sonuçlarının çok çok iyi olacağını bilsek bile oradan çıkmak, daha aydınlık ama bir o kadar da yabancı bir ortama adım atmak bizi korkutuyor. Hayat geçip gidiyor ve biz hayallerimizi ancak tatilde denize karşı bira içerken hatırlıyoruz ve umutsuzca iç çekiyoruz.

Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer bana Aykut Oğut’un daha geçen yaz okuduğum iki kitabını hatırlattı: Evrenden Torpilim Var ve Kapağında ayna olan isimsiz kitap. Bu iki kitap benim bütün hayatıma ve değişim anlayışıma yeni bir boyut getirdi. Bir şeye sahip olmak için onu sadece istemenin yeterli olmadığını, onunla ilgili kemikleşmiş ego kalıplarımızı da değiştirmemiz gerektiğini anladım. Ego dediğimiz şeyin aslında çok gerekli bir şey olduğunu, bizi hayat boyu bütün tehlikelerden ve hatta ölümden korumak, güvende tutmak için çalıştığını söylüyor Aykut Oğut. Yani aslında bir türlü kabuğumuzu kırıp hayallerimizin peşinden gidemememizin sebebi egomuzun bu hayal ile ilgili olumsuz fikirlere sahip olması ve sırf bizi bu olumsuzluklardan korumak için sürekli geriye çekmesi. Örneğin “ahh şöyle küçük bir sahil kasabasında yaşasam…” diye düşünmeye başladığınızda birdenbire aklınıza orada nasıl para kazanacağınız, annenizin bu konuda ne düşüneceği, bir kalp krizi geçirmeniz durumunda en yakın hastanenin ne kadar uzak olacağı gibi şeyler aklınıza geliyorsa egonuz iş başında demektir. “Aman boşver…İyi kötü bir işim var, maaşım var, sigortam var…sonra çocuğun eğitimi…”. Tamam işte, yine aynı noktadasınız.

Halbuki birgün adamın biri gelse ve “Hemen istifa edeceksin ve pılını pırtını toplayıp Datça’ya taşınacaksın. Yoksa Allah belamı versin seni gebertirim, tırnağının ucunu bile bulamazlar” dese… Valla ben şahsen arkama bile bakmam. İşte bu egonun kodlarını değiştirdiği andır. Yeni bir tehlike, yeni bir savunma.

Daha kitabın ortasına gelmeden sonunda ne olacağını anlamış olmama rağmen – ki bu benim zekamdan da kaynaklanıyor olabilir :) –  ben Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer’i çok sevdim. Sadece bir kişisel gelişim kitabı ya da sadece bir roman olarak ele alındığında belki vasat olarak kabul edilebilir ama ikisi birleştiğinde insanı heyecanlandıran, kendi hayatı ve hayalleri hakkında düşünmeye yönelten hoş bir kitap çıkmış ortaya. Bu sıcaklarda zevkle okunabilecek, insanı fazla yormayan bir dili var. Güzel bir kitap arayışında olan herkese tavsiye edebilirim.

Bu blogu yazmaya başladığımdan beri hayatım ve hayallerim ile ilgili çok şey düşündüm ve yaptım. Henüz pek baş döndürücü sonuçlar elde edemesem de sağlam bir hazırlık dönemi yaşadığımı ve iyi bir başlangıcın arifesinde olduğumu hissediyorum. Peri’nin doğumu bir yandan beni mesleki ve sosyal alanlarda engellerken bir yanan da silkinip kendime gelmeme, hayatımın gittiği yönü sorgulamama sebep oldu. Belki de bu sorgulamaları yapabilmem için mesleki ve sosyal alanlarda engellenmem, kendimle (yoksa Peri ile mi demeliyim:)) baş başa kalabilmem gerekiyordu. Ama son zamanlarda sıcaklardan mıdır, yakında İzmir’e taşınacak olmamın verdiği boşluk duygusundan mıdır nedir, üzerime bir atalet çökmüştü. Bir sürü önemsiz gibi görünen ama zihnimde yer işgal eden işimi erteler olmuştum. Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer’i okumak hedeflerimi tekrar hatırlamamı ve popomu kaldırıp yeniden harekete geçmemi sağladı. Az şey mi?

About perilievren

sadece bir evren...
Bu yazı Değişiyorum içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer – Laurent Gounelle için 11 cevap

  1. yeni1anlam dedi ki:

    Yazından destek aldım. Bu sabah gözüme çarpan Ken Wilber’ın sözünü anımsattı. “..the interpretation is just as important as the experience, how we interpret an experience determines to a great degree the long term impact it will have on our lives…” (Integral Life Practice kitabından)

    • perilievren dedi ki:

      Çok doğru…benzer deneyimler yaşayan insanlar yaşadıklarını çok farklı yorumlayıp farklı sonuçlar çıkarabiliyorlar. Bir olay birisi için sadece hayatın akışının getirdiği birşeyken diğeri için bir mücadele alanı olabiliyor. Bir diğeri ise onu gelişmenin bir basamağı olarak görebiliyor. Ya da biri diğerini doğuruyor; mücadele ederken öğreniyor, isyan ederken yaşadığının aslında hayatın akışı olduğunu anlıyor…Bazen de herşey bittikten sonra geriye bakınca anlıyor aslında yaşadıklarından ne kadar çok şey kazandığını…
      Mutlu insanla mutsuz insanı birbirinden ayıran da aslında bu yorumlama şekli olsa gerek🙂

      • yeni1anlam dedi ki:

        Yazdıklarına katılmadan edemiyorum. Bir tek mutlu insan, mutsuz insan ayrımı dışında. Mutluluk bir insan karakteri değil, bir duygu durumu bence. Kişi ve toplumlar mutsuzluklarını dinlemezlerse, hayatlarındaki kendi doğalarına uymayan çok şeyi keşfedip değiştirme fırsatını kaçırıyorlar. Ki bunu şu an dünyanın ve Türkiye’nin geldiği noktada da görmek mümkün. Son dönemde neredeyse artık propaganda haline gelen sürekli pozitif olma halini çok tehlikeli buluyorum bu açıdan. Mutsuz hissetmekten utanan ya da utandırılan kişi zamanla demin söylediğim yetiyi kaybetmeye başlıyor. Bu kendine yabancılaşmanın bir türü bana göre. Artık klasikleşmiş, güzel bir Gestalt terapi değişi vardır: “What you don’t own, owns you!” Mutsuzluk hoşnutsuzluk hissimizi sahiplenmeye ve ona şükran duymaya ihtiyacımız var. Sesini duyurmaya çalıştığı ve bizden, kendimiz olabileceğimiz bir yaşam kurma kapasitemizden ümit kesmediği için. Sahiplenmediğimiz duygular kalıcı olur, diğerleri bize derslerini verir akar giderler. Bence…

        • perilievren dedi ki:

          Zaten benim söylemeye çalıştığım da benzer birşey: Bazı olayların bizi mutsuz ya da rahatsız etmesi çok normal ama bunların içinde barındırdığı fırsatları görebilmek gerek. Bu fırsatı görebilen kendini olmak istediği kişiye bir adım yaklaştırır ama göremeyen olduğu yerde mutsuzluğu ile kalır. Bence Türkiye’nin son zamanlardaki hali de süekli mutsuzluğunu yadsıyıp pozitif olmaya çalışmaktan ziyade, mutsuzluğundan yakınıp yakınıp bunu değiştirmek için eyleme geçememek. Rakı masasındaki “ne olacak bu memleketin hali?” repliğini aşamadık gitti milletçe…

          • yeni1anlam dedi ki:

            Evet bu dediğin doğru. Bunun üzerinde çalışıyorum şu sıralar. Ama onun tam bahsettiğim şey olduğundan emin olamadım şimdi. Orada benim bahsettiğim gerçek bir mutsuzluk yok bence yine kaçış var. Koçlukta çok çalıştığım için biliyorum. Orada sahiplenilmeyen başka şeyler de var. Maalesef kendi varolan potansiyelimize yeterince güvenmiyoruz. Yani bunun çözümü mutsuzluk hissiyle temasta kalındığı kadar potansiyelinle, yeteneklerinle de, fırsatlarla da temasta kalmak. Sadece mutsuzluğuyla temasta kalırsa insan sonucu öğrenilmiş çaresizlik. Dediğin gibi bir “biz yapamayız” ezberi. Yeni birşey denemek doğal olarak mevcut durumdan daha kötü olma riskini de getirir. Bu riski almadıkça mevcut durumu değiştirmek zor. Yine aynı noktaya geldim ben. Yine yeni birşey deneyip risk almaktan, yani mutsuz olmaktan korkma hali bu ( ayrıca ilginç bir şekilde zaten mutsuz olduğunun da yeterince farkında olmama hali de aynı zamanda). Birşeyi konuşmakla, onun farkında olmak, ona temas etmek farklı şeyler çoğu zaman.

            • perilievren dedi ki:

              “Yeni birşey denemek doğal olarak mevcut durumdan daha kötü olma riskini de getirir. Bu riski almadıkça mevcut durumu değiştirmek zor.” demişsin. Bu doğru, zaten durumu değiştirmek için harekete geçilmemesinin sebebi de bu korku. Ve de dediğin gibi “potansiyelimize güvenmemek”…Ben hala farklı şeyleden bahsettiğimizi düşünmüyorum:))
              Ben fazla soyut düşünmem. Günlük hayattan uzaklaşmayı, duyguları çok fazla ciddiye alıp sorgulamayı sevmem. Mutsuz hissediyorsam mutsuzumdur ve acaba bu konuda ne yapabilirim diye düşünürüm hemen. Bazen birşeyler yapar ve duruu değiştiririm, bazen de yapmam-yapamam. Ama neden yapamadığımın her zaman farkındayım. Eğer bu korkudan ise bunu bilirim, dışarıdan bahane aramam. Bu korkuyu aşamıyorsam da aşamayıp dötümün üstünde birşey yapmadan mutsuz mutsuz oturmaya devam ederim:)) “Niye aşamıyorum” diye düşünürum bu sefer. Sonuçta aşabiliyorsam aşarım ve “aa ne güzel aştım” diye sevinirim. “Mutsuzluk nedir, var mıdır yok mudur?” diye düşünmeyi biraz faydasız buluyorum. Harekete geçmek için “önce içelleştirmem lazım” gibi bir kaygım yok, buna zamanım da yok. Hayat cidden çok kısa…
              Ama emin ol ki ne demek istediğini anladım. Neredeyse söylediklerinin hepsine katılıyorum. Zaten yazdığım post da bu doğrultuda. Sadece ben az önce dediğim gibi ben düşünürken daha direkt davranıyorum çünkü ihtiyacım olan bu. Mesela benim Aykut Oğut’un kitaplarını (yazdığım post’da geçiyor) sevmemin sebebi de tam olarak direkt, yalın, lafı dolandırmadan, günlük hayattan uzaklaşmadan ve samimi yazılmış olmaları.

              • perilievren dedi ki:

                Bu rada bu sütunlar niye inceldikçe inceliyor? Bu sorunu giderecek bir yöntem biliyor musun? yoksa yakında bir satıra ancak bir harf sığacak:)))

                • yeni1anlam dedi ki:

                  :))) O sütünlar bize birşey söylüyor bence:))))Zaten nenin bu farkındalığın nedeniyle bloğunu takip ediyorum. Samimiyetin için de. Herkes bunu yapamıyor, sanırım bu konuda örtüşüyoruz. Çoğu şeyde aynı şeyi söylüyoruz bence de haklısın. Bazı yerleri hariç. Onları da iki satırda soyutlaştırmadan burada ifade etmem çok zor senin dediğin gibi. Onun için blog yazıyorum zaten.Sanırım orada daha iyi ifade edebiliyorum kendimi. Ben kendi fikirlerimi oraya saklayıp seni burada okumaya devam edeyim en iyisi:)

  2. deniz dedi ki:

    Biraz önce, okuduğum kitapta şu alıntıyı görünce yine aklıma geldi yazın: “Doğrusunu istersen, bir şey yapıp sonra pişman olacak cesaret yok bende. Olsaydı, ben de şimşek olurdum. Şimdi ise sis bulutuyum ben. Ne yapması gerektiğini bilen, ama yapmayan bir adamım ben. Sis bulutuyum ben.” Knut Hamsun, Toprak Yeşerince
    Şu Eylül gelse de sis bulutlarımızın dağılmasını ve eylem halinde olmayı konuşsak, kutlasak:)

  3. Traveltoistanbul dedi ki:

    Çok heyecanla ve soluksuz okudum sonunu tahmin edemedim maalesef😦 Ama bir ara 100 sayfa kala sonuna bakmayı çok istedim🙂 Güzel edinimler elde ettim herkese tavsiye ederim

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s