Arada…

Sevgili Blog,

Bugünlerde seni çok ihmal ediyorum. Düşünecek ve yazacak vakit bulmakta zorlanıyorum. Açıkçası fikir bulmakta da zorlanıyorum. Ne bir kitap okuyorum, ne de film izliyorum.

Peri ile günün çoğunu dışarıda geçiriyoruz. Sabah uyanınca mutlaka biraz mıncıklaşıp sohbet ediyoruz. Kahvaltıdan sonra da sahilde çay-kahve keyfi, denize taş atmaca, yaprak ve çiçek toplamaca, top oynamaca, kargaları beslemece derken bir de bakmışım öğlen oluvermiş. Uykusu varsa biraz uyuyor, sonra yemek yiyoruz ve hava iyiyse bu sefer ver elini park… Akşam baba gelene kadar dışardayız. Bazen de çarşıda geziyoruz kızımla ya da arkadaşlarımızla buluşuyoruz. Eee tabi ara sıra evde oturup yemek falan yaptığımız da oluyor. Akşamları Peri uyuduğunda – ki 23:00 ten önce uyumuyor genelde – ise o kadar yorgun oluyorum ki kafam çalışmıyor. İki saat boyunca mal mal televizyona bakmak dışında bir şey yapmak içimden gelmiyor. Filmlerin altyazılarını bile takip edemiyorum, o derece yani. Zaten son zamanlarda Peri’yi uyutmaya çalışırken kendim de uyuyakalır oldum. Boş gezmek ne kadar yorucu bir şeymiş meğer. İnsan sadece yaptıklarından değil, yapmadıklarından da yorulabiliyormuş…

Sen benim için çok önemlisin sevgili blog. Sana birşeyler anlattığımda sanki uzun zaman önce uzaklaştığım ve çok özlediğim birşeye yeniden yaklaşır gibi hissediyorum. Hafifliyorum, ağırlaşıyorum, korkuyorum, hatırlıyorum. Akıntıya kapılmış sürüklenirken ara sıra tutunduğum dalları, ceplerime dolan çakıl taşlarını, öteme berime çarpan kayaların soğukluğunu, ardıma bakabildiğimde görüp hatırladıklarımı ve önüme çıkanları sende biriktiriyorum. Yazmak bazen çözüm bazen de yeni sorular getiriyor. Her durumda yazmak iyi geliyor.

Yola çıkış noktam eski Evren’i geri almaktı ama yazdıkça onu geri almak bir yana ondan daha çok uzaklaştım. Şu an durup düşündüğümde ne eski Evren ile ne de seni yazmaya başladığım günkü Evren ile hiçbir alakamın olmadığını görüyorum. Dediğim gibi çok çok gerilerde kalmış birşeye yaklaştığımı hissediyorum. O kadar eski ki bana ait olduğunu unutmuşum.

Gittiğim yön doğru mudur bilmiyorum. Hala bazen gece yatağa girdiğimde gözlerimi kapamadan önce yorganın altında iyice büzüşüp bir süre öylece bekliyorum. Kopmak çok zor, arada kalmak çok zor, içimdeki çelişkilerle başa çıkmak çok zor… En önemlisi insanın kendine acımaktan vazgeçmesi çok çok zor…

Uzun zaman önce kendimi çok yalnız, savunmasız ve zayıf hissettiğim bir anda bir yazı yazmıştım.  İnsan çok üzüldüğünde kalbi tamamen açılıyor sanki. Eğer içindekileri o an dökemezse birikip tortullaşıyorlar. O yazıyı bugün seninle paylaşacağım çünkü artık onu taşımak istemiyorum.

Bugün senin birinci doğum günün sevgili blog. Geride bırakmak için güzel bir gün:)

Bunları yazdığım günden beri çok şey değişti. Herşey her geçen gün daha iyiye gidiyor. Kendimi akıntıya bırakmanın ve kabullenmenin bana öğretildiği gibi zayıflık ve tembellik olmadığını anlamaya başladım yavaş yavaş. Bu işte senin payın çok büyük sevgili blog. Hiçbir yardım, hiçbir destek, hiçbir kitap ya da öğreti insanı samimiyetle kendi içine dalması kadar iyileştiremiyor.

Bu yüzden yazmaya devam:)

About perilievren

sadece bir evren...
Bu yazı Değişiyorum içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Arada… için 5 cevap

  1. canım benim.. kendini ve hayatı o kadar güzel gözlemliyorsun ki, bunun adı “boş boş durmak” olamaz, hatta hiçbir zaman olmadığı kadar etkinsin, biliyor musun? kalbin açılması belki üzüntüyle daha bir serbest başlamıştır ama zaman geçtikçe, o kalp açılmaya devam ettikçe bir de bakmışsın yaşadığın her an farkındasın kendinin, sakin bir mutlulukla var olmanın… geçmişteki olumlu ya da olumsuz hiçbir şeye takılma, aynı şekilde geleceğe de, sen şimdi varsın ve şükrediyorum, iyi ki varsın. yazdığın anlardaki dinginliğinin, şefkatinin, özeninin, hayatının her saniyesine yayılmasını diliyorum, tüm kalbimle. seni çok seviyorum!

  2. yeni1anlam dedi ki:

    Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Ama hiçbir şey. Ya da biz göremiyoruz. Dün parka gittiğimde blogumda önceden yazdığım dışarıdan ürkütücü görünen cadı evinin içini gördüm. Ziyaretçilere yasak ama bir tesadüf temizlik vardı, kapısı açıktı. Çocuk arabasıyla koştur koştur gittim. İçi nasıl diye meraktan. Viran dökük birşey beklerken, öyle güzeldi ki içi. Mavilere boyalı, beyaz ahşap parkeli. Şirin mi şirin. Çok şaşırdım. İnsanları da buna benzetiyorum ben. İç dış bir olmuyor bazen. İnsan bazen kendini olumlu da olumsuz da yanlış değerlendirebiliyor. Çok güzel bir söz aklıma geldi aniden, ‘Kusurlarımız yeteneklerimizin abartılmış halidir.’ Çok duyarlı, dürüst ve keskin bir bakışın var. Çok net hem de. Bunun çok önemli ve az bulunan bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Dünyanın bu yeteneğe ihtiyacı var. Hem de çok.

    • perilievren dedi ki:

      Sanem, biliyor musun? Seni tanıdığım için çok mutluyum ben. Yüzyüze görüşememiş olsak da senin blogunda yazdıklarını her okuduğumda yüzüme istemsiz bir gülümseme yayılıyor. Keşke imkan olsa da beraber kahve içebilsek. İzmir’e yolun düşerse mutlaka haberim olsun:)

      • yeni1anlam dedi ki:

        Çok isterim ben de! Harika bir şehire yerleştin. Umarım bir fırsat olur da sahilde püfür püfür bir meltemde kahve içmek nasip olsun:)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s