Kutsal Ekonomi – Charles Eisenstein

zaman

Üniversiteden yeni mezun olmuştum. İlk işime başlayalı henüz birkaç ay olmuştu. Ben ise haftanın altı günü tam gün çalışmaktan ve üstüne ikide bir mesaiye kalmaktan daha şimdiden çok ama çok yorulmuştum. Bir akşam geç saatte işten dönerken, başımı otobüsün nemli camına dayamış halde dışarıyı izliyordum. Trafik sinir bozucu bir şekilde yavaş akıyordu. Bu kadar çok araba nereye gidiyordu? Bu kadar çok insan bu otobüse neden tıkılmıştı? Bütün bu telaş ne içindi? Neden hepsinin bakışları donuk ve cansızdı? Gözyaşlarıma hakim olamadım… Daha işin bu kadar başındayken “Benim bütün hayatım böyle mi geçecek?” diye düşündüğüm için kendimden utandım. Mesleğimi seviyordum ama birşeyler yanlıştı, bundan emindim. Neyin yanlış olduğunu bulmak ve onu aşmak adına çok düşündüm, çok iş değiştirdim. Zamanla sorunun çalıştığım şirketlerde olmadığına kanaat getirdim çünkü çoğunda aynı şeyleri yaşamıştım: Sıkışmışlık duygusu, hayal kırıklığı, yaşama sevinci kaybı, aşırı stres yüklenmesi, kronik umutsuzluk… Sonunda suçu kendimde aramaya başladım:  Acaba tembel miydim? Aslında çalışmaya niyetim yok muydu? İşimi sevmiyor muydum? Dayanıksız mıydım? Zayıf mıydım? Neden geleceğimi her düşündüğümde gözlerime yaşlar doluyordu?

Soluğu bir psikiyatristin muayenehanesinde aldım. Bana ilaç verdi. İlacı kullandım ve işler biraz düzeldi.

Zamanla alıştım.

Yıllar sonra bir akşam yine geç saatte işten eve dönerken radyoda bir müzik çalmaya başladı. Daha önce hiç dinlemediğim, hangi ülkeye ait olduğunu bile bilmediğim yerel bir ezgi. Şarkı başlar başlamaz saç diplerimden tüm vücuduma yayılan bir ürperti hissettim. Bir yandan direksiyona vurarak tempo tutarken bir yandan da dilini bilmediğim bu şarkıya çığlık çığlığa eşlik etmeye başladım. Ve ağlıyordum. Sonra şarkı bitti ve ben de herkes gibi günümün en verimli saatlerini ve tüm enerjimi dışarıda bir yerlerde para karşılığı bırakmış olarak evime ulaştım. Biraz televizyon seyredip yattım. Uyumadan önce o şarkıyı düşündüm. Ben o gün farkında olmadan bir şeyleri anlamıştım: Sorunun ne bende, ne mesleğimde ne de çalıştığım yerlerde olduğunu… Sorun hepimizi, hayatımızı devam ettirebilmek için en kıymetli şeyimiz olan zamanımızı satarak para kazanmaya mecbur kılan sistemdeydi. Çalışabildiğimiz kadar çok çalışmalı, kazanabildiğimiz kadar para kazanmalı, onu istifleyebildiğimiz kadar istiflemeli ve geleceğimizi garantiye almalıydık.

Garantiye almak: Niye bilmiyorum ama bu söz beni hep güldürmüştür. Oysa bütün yaşam bunun üzerine kurulu. Parayı, malı biriktirmek – yani tutumlu olmak – büyük bir erdem. Yaşlılık günlerimiz için, çocuklarımız için, hatta torunlarımız için kendi bugünümüzü satmak, çok çok çok para kazanmak ve onu istiflemek… Yaşamak demek bu demek! Bundan şikayet etmek ne büyük cüret! Ağustos Böceği ve Karınca’yı hatırlasana. Sakla samanı, mutlaka gelir birgün zamanı. Trik trak trik trak, olur mu hiç çalışmamak? Hem zaten işleyen demir ışıldar, değil mi?

Öyleyse ben o metrolarda, o otobüslerde, o ofislerde neden ışıldayan tek bir yüz bile görmedim?

Ertesi gün ve daha sonraki günler işe gidip gelmeye devam ettim. O şarkı zamanla aklımdan silindi, gitti. Kurmam gereken hayaller ve yapmam gereken gelecek planlarıyla doluydu zihnim. Çok şikayetçi değildim, yuvarlanıp gidiyordum. Çile dolduruyordum yani… Birgün elbet yaşlanıp çalışamaz duruma gelecektim ya, işte o zaman rahat edecektim. Ama o gün geldiğinde tıpkı yazın çok çalışan karınca gibi benim de zulam dolu olacaktı.                                                                                  

                                        kutsal-ekonomi                                                                                                                                     Sonra anne oldum. Bütün hayatım tahminlerimin çok çok ötesinde değişti. Kızım Peri benim hayatıma adeta bir meteor gibi düştü. O beni aldı, gereksiz kabuklarımı tek tek, acıta acıta soydu. İlk zamanlar bunu yaptığı için ona çok kızdım ama şimdi ona her bakışımla, her öpüşümle, her sarılışımla tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Artık yaşamanın, çalışmanın, sevmenin anlamı çok farklı benim için… Sorduğum sorular değişti. Aradığım cevaplar tek tek karşıma çıkmaya başladı. Bu kitap da o cevaplardan birisi…Charles Eisenstein’ın Kutsal Ekonomi adlı kitabından bahsediyorum. Anlatmaya neresinden başlayacağımı bilemiyorum. Birkaç alıntı yapabilirim ama biliyorum ki yetersiz kalacak. Bütün kitabı sayfa sayfa yazmak da biraz uzun sürer.

Ama eğer sen de;

Kapitalist sistemin “bende çok olması, sende az olmasını gerektirir” mantığının nasıl oluştuğunu ve bu mantığın toplumsal ilişkilerimizi nasıl etkilediğini,

İnsanlığın yüzyıllardır bu gezegene neden bu kadar kötü davrandığını,

Gereksinimlerimizin neredeyse hepsini para karşılığı satın aldığımız ve kimsenin kimseye minnet borcunun olmadığı böyle bir düzen içerisinde gerçek bir topluluk oluşturmanın neden mümkün olmadığını,

Sayısız sosyalleşme aracı ve ortamına sahipken neden insanların çoğunun sağlam ilişkiler kuramadığını ve sürekli yalnızlıktan şikayet ettiğini,

Parayı neredeyse herşey için bir değer ölçüsü olarak kabul etmenin nesneleri ve hizmeti nasıl kişiliksizleştirdiğini,

Dünyada herşeyden herkese yetecek kadar varken neden çok büyük bir kesimin açlık sınırında yaşadığını,

Kapı komşumuzun adını bile bilmezken, en temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için kilometrelerce uzakta yaşayan insanlara muhtaç olduğumuz gerçeğinin yaşamımıza nasıl bir etkisinin olduğunu,

Ekonomik büyümenin nasıl tersine çevrilebileceğini,

Teknolojinin ilerlemesiyle pek çok işi yapmak eskiye göre kat kat hızlanmışken neden hala çok çalışmak zorunda olduğumuzu ve neden hiç boş vaktimizin olmadığını,

Herşeyin doğduğu, yaşadığı, öldüğü ve çürüyüp kaynağına döndüğü doğal düzen içerisinde paranın değişmeden kalmasının ve hatta faizin gücü sayesinde katlanarak artmasının bizi nasıl köleleştirdiğini,

Bilmek (ya da hatırlamak mı demeliyim?) istiyorsan bu kitabı mutlaka okumalısın.

Charles Eisenstein, para kullanımını en aza indirip, her bireyin içinde bir yerlerde bulunan armağan ruhunu canlandırarak, artık miadını doldurduğunu herkesin görebildiği kapitalist sistemin çöküşünü hızlandırabileceğimizi ve bu çöküşü en zararsız biçimde atlatarak yepyeni bir ekonomik düzeni – Armağan Ekonomisi’ni – inşa edebileceğimizi söylüyor ve bu yeni sistemin özelliklerini şöyle sıralıyor:

“Kutsal ekonomi şu özellikleri taşıyacak:

Mesleklerimize ve ekonomik yaşamımıza armağan zihniyetini yeniden kazandıracak.

Toplumdaki para kaynaklı homojenleşmeyi ve kişiliksizleşmeyi tersine çevirecek.

Ekosistemin ihlali değil, uzantısı olacak.

Yerel ekonomileri geliştirip toplulukları yeniden canlandıracak.

İnsiyatifi teşvik edip girişimciliği ödüllendirecek.

Sıfır büyümeyle uyumlu olacak, ama eşsiz insani armağanlarımızın gelişiminin sürmesini teşvik edecek.

Adil bir zenginlik dağılımını teşvik edecek.

Dünyayı kutsal sayan yeni bir materyalizmi teşvik edecek.

Siyasi eşitlikle ve halk gücüyle uyumlu olacak ve merkezi kontrolün artmasına yol açmayacak.

Yitirilmiş doğal, toplumsal, kültürel ve ruhsal sermaye alanlarını yeniden oluşturacak.

Ve en önemlisi, yaratmaya hemen, şimdi başlayabileceğimiz bir şey!

…………………………..

Keresteye dönüştürülmesini önlediğimiz her orman, imardan koruduğumuz her arazi parçası, kendini ve başkalarını sağaltmayı öğrettiğimiz her insan, kültürel emperyalizmden uzak tuttuğumuz her yerli kültür, paranın sömürgeleştirebileceği bir alanın azalması demektir… Çevre yanlısı, emek yanlısı, savaş karşıtı politikalara sağ kanattan gelen eleştiriler haklı – ekonomik büyümeye gerçekten zarar veriyorlar.”

Aslında Eisentein, belki hepimizin bildiği, ama katlanmak zorunda olduğumuza inandığımız için zihnimizde sürekli hasır altı ettiğimiz gerçekleri tüm çıplaklığıyla ortaya döküyor. Öyle ki, artık kaçmak ya da görmezden gelmek imkansızlaşıyor.

“Pratik olarak bakarsak kutsal ekonomi vizyonu, ekonomistlerin “dışsal” olarak niteledikleri şeyin ortadan kaldırılmasını gerektirir. Dış maliyetler, başka birinin ödediği üretim maliyetleridir… Dış maliyetlerin ortadan kaldırılması çağların iş planını çökertir: “Gelir bana kalır, maliyetini başkası öder.” Ben tarlama azot gübre atarım, nehrin aşağısındaki yosunlaşma maliyetini karides avcısı öder. Ben elektrik üretmek için kömür yakarım, civa salımının tıbbi maliyetleriyle asit yağmurunun çevresel maliyetlerini toplum öder.”

Kitabı okurken yürekten katıldığım yerler çoğunluktaydı. Buna karşılık bana “Yok artık!” dedirtecek kadar ütopik görünen bölümler de oldu. Daha önce asla yapamayacağıma inandığım şeylerin şu anda günlük hayatımın normalleri olmasını deneyimleyen bir insan olarak, Eisenstein’ın ütopik olduğunu düşündüğüm fikirlerinin, ben onlara henüz hazır olmadığım için öyle göründüklerini düşünüyorum.

 “Bir ticari işlemde teslim edilen şey, onu teslim edenden tümüyle ve sonsuza dek ayrılır. Aldığımız her şeyin bedelini ödediğimizde yükümlülükten bağımsız, bağlantısız ve bağlardan özgür kalırız. Kimse bizden bir iyilik isteyemez; kimsenin bizim üzerimizde gücü yoktur. Armağan ekonomisinde biri sizden yardım istediğinde hayır diyemezsiniz: O kişi ya da bütün toplum açıkça ya da üstü örtülü olarak, “Hey, senin için yaptığımız her şeyi unuttun mu? Bebeklerine baktığımızı hatırlasana. İneğini kurtardığımızı. Yangından sonra ahırını yeniden inşa ettiğimizi. Bize borcun var!” der. Günümüzdeyse, “Bebek bakıcılığının karşılığını ödedim. Kaldırımdaki karları küremenin karşılığını ödedim. Benim için yaptığın her şeyin karşılığını ödedim. Sana hiçbir borcum yok!” diyebiliriz.”

Kutsal Ekonomi; okunmaya, üzerinde düşünülmeye ve tartışılmaya değer bir kitap. Ama onu okuduktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bunu baştan söyleyeyim…

 

About perilievren

sadece bir evren...
Bu yazı Düşünüyorum içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Kutsal Ekonomi – Charles Eisenstein için 8 cevap

  1. gasilhane dedi ki:

    İlk iş bu kitabı bulup okuyacağım. İlk iş.

    • perilievren dedi ki:

      Daha çok kitap var okumak istediğim ama çoğunun Türkçe çevirisi yok. Genelde geceyarısına doğru okumaya zaman bulabildiğim için İngilizcesine kafam basmaz diye almıyorum:))

  2. pindarr dedi ki:

    ‘Garantiye almak’ işte bizi sömürmek için oluşturdukları korku düzeninin bir parçası, hem de belki en önemlisi!!! Kitap alıntıları gerçekten çok başarılı, teşekkürler.

    • perilievren dedi ki:

      Ben teşekkür ederim:) Uzun zamandır ilk defa bir kitap hayatımı ve dünyayı bu kadar çok sorgulattı bana. Bunu çok büyük bir coşkuyla paylaşmak istedim.

  3. son zamanlarda okuduğum en içten, ilham verici yazılardan biri. kalemine sağlık! kitabı henüz edinmedim ama çok merak ettim. deneyimlerini de okumaya devam etmek isterim:)

    • perilievren dedi ki:

      Deneyim demişken aklıma geldi: geçen gün poğaça yapmaya çalışırken yanlışlıkla(!) çok kıtır çok lezzetli bir kurabiye elde ettim. Yakında onu da yazacağım. Bir deee Peri’nin bir yılbaşı hediyesi var ama şimdilik sürpriz:) Belki bu akşam, belki yarın akşam yayımlarım:))

  4. pelusska dedi ki:

    senelerce, hayatimin bir donemi icin yaptigim 4-5 aylik kontratlarda o 4-5 ayin her saati kiraya vererek bilmem nerelere giden gemilerde gecirdim gercekten zordu basta hic tanimadigim ve sonra sevsemde sevmesemde degil calismaya yasamaya mecbur birakildigim insanlarla bir sekilde gecirmek zorundaydim; deniz uzerindeki kisitli imkan ve zor sartlarda o ofisten evine donen ve niye mutsuz olduklarina anlam veremedigim insanlari dusunup ozenirdim her aksam evlerine donebiliyorlar diye .. yada aksamlari haftasonlari en azindan secimleri olabiliyor diye sonra kisa bir ofis deneyiminden sonra kosa kosa gemilere dondum .. artik anlamistim .. tabi simdilerde hepsinden uzakta daha mutluyum koca bebegimle:)

    • perilievren dedi ki:

      Aslında çalışmak ve üretmek çok güzel şeyler. İnsan zaten kendi haline bıraksan bunları kendiliğinden yapacak bir canlı. Gel gör ki çalışmanın günümüzde edindiği anlam, çalışma şartları, paraya yüklediğimiz anlamlar kesinlikle doğamıza aykırı. Karada ya da denizde çok fark etmiyor. Çünkü her iki şekilde de biliyorsun ki senin çalıştığın işten kazandığın aslında pastanın çok çok çok küçük bir kısmı – kölesin yani. Birileri kendilerine daha gösterişli malikaneler yaptırabilsin, daha büyük süperyatlar satın alabilsin diye çalışıyoruz…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s